22 Mart 2013 Cuma
Gülmeden edemiyorum!
Vakit biraz geç oldu ama günün haberlerine bakmadan olmazdı. Ve gülmeden geçemedim. Ve şunu anladım ki tekrar, insanlar neye nasıl bakmak istiyorlarsa öyle bakıyorlar. Çok yazık gerçekten. İnsanlar bu kadar nankör olmamalı. Çok mu mantıksız söylediklerim. Hani nevruzdu ya, kutlamalar vardı, birisi mektup yazmış da okunmuş. Sonu hayır olur inşallah, sabırla bekliyoruz. İnşallah birileri birilerinin sabrını taşırmadan her şey çözülür. Gerçi çözülecek ne varsa artık?
16 Mart 2013 Cumartesi
Düzensiliğin Düzeni
Her şey de o kadar çok düzen aramaya başladık ki bize düzensiz gelen her şeyi neredeyse bir kenara atmaya başladık. Önümüze her ne gelirse anlayabilmek için olabildiğince basite indirgemeye çalışıyoruz. Aslında burada insanoğlu kendi acziyetini anlamaya çalışacağına bir çok yeni hayaller kurup, kendini haklı çıkarmak için sonun gelmeyen savunmalar yapıyor.
Mesela bilim insanları bir şeyi inceleme başladıklarında hemen geride ne varsa bir köşeye atıp bir atoma kadar iniyorlar ve hemen de hidrojeni seçiyorlar ki her şeyi anlamayı kolaylaştırsınlar diye. Ama yinede pek bir şeyin anlaşıldığını söylemek mümkün değil sanırım.
Bir iplik gibi sırası ile bir şeyler çözüme ulaşıyorsa bunları araştırmak, incelemek konusunda baya ileriye gittik insanoğlu olarak ama gel gör ki söz konusu ipimizde bir düğüm olursa her şey birbirine karışıyor ve acziyetimiz karşımıza çıkıyor.
Ama bu düzensiz gibi görünen yapılara biz uzaktan baktığımızda o kadar farklı şeyler oluyor ki. Söylemek istediğimi şöyle açıklayayım. Mesela, elektronik devre ve devre elemanlarında inceleme açısından genelde tek atomlara sahip olan malzemeler kullanıyoruz. Yaptığımız her şeyde kendimize göre bir düzen istiyoruz ve bu düzenden en ufak bir sapma olursa bu kusurlu diyoruz, bunun en bariz örneği, aynı fabrikada aynı anda üretilen iki cihazın birinin yıllarca çalışması diğerinin ise kısa bir sürede bozulması. İşte bu bizim kendi hesaplarımıza göre olması gereken düzenin önemini bize gösteriyor. Ama yaptığımız her şeyin neredeyse üç beş elementi aşmayacak şekilde olması bizler için çok önemli. Diğer taraftan baktığımızda yapacağımız işlerde bir kaç atom söz konusu değilde bu bir kaç beş on olursa bizim ilmimiz burada bitme noktasına geliyor ve sistemlerin çalışması tamamen farklılaşıyor. işte burada düzensizlik söz konusu oluyor ve biz bunları bir çeşit kusurlarla ifade etmeye çalışıyoruz.
Benim söylemek istediğim kısımda tam burası işte, bu kusur olarak nitelendirdiğimiz kısım da neden bir düzenin olmayacağını düşünmüyoruz. Söz konusu duruma "kelebek etkisi" olarak baktığımız da bu mesele çok güzel bir şekilde izah oluyor. Bizim kusur olarak gördüğümüz şey aslında bir çok olayın etkisi ile olması gereken şeyin tamamı ile kendisi olur. Yani bizim hata olarak algıladığımız kısım aslında tam da olması gereken şey. İşte burada yine insanın acziyeti söz konusu. Bizim bilmediğimiz, ama bir şeylerin doğru düzgün olması için gerekli olan düzeni Rabbimiz bizim anlamayacağımız bir şekilde oluşturuyor.
Bizim düzensiz diye gördüğümüz her şeyde aslında bir düzen mevcut. Yani Rabbimiz her şeyi bir hayır ile beraber yaratıyor. Sadece bizim idrakimiz bunu algılayacak düzeyde değil. Elimizdeki ipte düğüm varsa biz yolun yönünün değiştiğini sanıyoruz ama sadece gideceğimiz mesafeye gitmemiz gereken zamanın uzaması gerektiğinin farkında olamıyoruz.
Mesela bilim insanları bir şeyi inceleme başladıklarında hemen geride ne varsa bir köşeye atıp bir atoma kadar iniyorlar ve hemen de hidrojeni seçiyorlar ki her şeyi anlamayı kolaylaştırsınlar diye. Ama yinede pek bir şeyin anlaşıldığını söylemek mümkün değil sanırım.
Bir iplik gibi sırası ile bir şeyler çözüme ulaşıyorsa bunları araştırmak, incelemek konusunda baya ileriye gittik insanoğlu olarak ama gel gör ki söz konusu ipimizde bir düğüm olursa her şey birbirine karışıyor ve acziyetimiz karşımıza çıkıyor.
Ama bu düzensiz gibi görünen yapılara biz uzaktan baktığımızda o kadar farklı şeyler oluyor ki. Söylemek istediğimi şöyle açıklayayım. Mesela, elektronik devre ve devre elemanlarında inceleme açısından genelde tek atomlara sahip olan malzemeler kullanıyoruz. Yaptığımız her şeyde kendimize göre bir düzen istiyoruz ve bu düzenden en ufak bir sapma olursa bu kusurlu diyoruz, bunun en bariz örneği, aynı fabrikada aynı anda üretilen iki cihazın birinin yıllarca çalışması diğerinin ise kısa bir sürede bozulması. İşte bu bizim kendi hesaplarımıza göre olması gereken düzenin önemini bize gösteriyor. Ama yaptığımız her şeyin neredeyse üç beş elementi aşmayacak şekilde olması bizler için çok önemli. Diğer taraftan baktığımızda yapacağımız işlerde bir kaç atom söz konusu değilde bu bir kaç beş on olursa bizim ilmimiz burada bitme noktasına geliyor ve sistemlerin çalışması tamamen farklılaşıyor. işte burada düzensizlik söz konusu oluyor ve biz bunları bir çeşit kusurlarla ifade etmeye çalışıyoruz.
Benim söylemek istediğim kısımda tam burası işte, bu kusur olarak nitelendirdiğimiz kısım da neden bir düzenin olmayacağını düşünmüyoruz. Söz konusu duruma "kelebek etkisi" olarak baktığımız da bu mesele çok güzel bir şekilde izah oluyor. Bizim kusur olarak gördüğümüz şey aslında bir çok olayın etkisi ile olması gereken şeyin tamamı ile kendisi olur. Yani bizim hata olarak algıladığımız kısım aslında tam da olması gereken şey. İşte burada yine insanın acziyeti söz konusu. Bizim bilmediğimiz, ama bir şeylerin doğru düzgün olması için gerekli olan düzeni Rabbimiz bizim anlamayacağımız bir şekilde oluşturuyor.
Bizim düzensiz diye gördüğümüz her şeyde aslında bir düzen mevcut. Yani Rabbimiz her şeyi bir hayır ile beraber yaratıyor. Sadece bizim idrakimiz bunu algılayacak düzeyde değil. Elimizdeki ipte düğüm varsa biz yolun yönünün değiştiğini sanıyoruz ama sadece gideceğimiz mesafeye gitmemiz gereken zamanın uzaması gerektiğinin farkında olamıyoruz.
13 Mart 2013 Çarşamba
Haklı İnsanlar
Her bir insan farklı şeyleri hayal ediyor, bazılarının hayalleri bazılarına o kadar uçuk geliyor ki. İnsan oğlu birbirinden o kadar farklı ki. Bir insanın ak dediğine diğeri kara diyebiliyor gönül rahatlığıyla. Ya da birinin kabul ettiğini diğeri kolayca redde biliyor.
Bazen bunun ne kadar iyi bir şey olduğunu düşünüyorum, bazen de anlam veremiyorum.
Peki bunu güzel kılan ne? İnsanların farklı olmaları, farklı düşünmeleri o kadar önemli ki, eğer herkes aynı şeyi düşünseydi, aynı şeyi isteseydi ne olurdu? Her an bir kavga, bir gürültü bir patırtı olmaz mıydı? Bazı konularda da insan anlam vermiyor karşısındakine. Kendi açısından bakınca insan o kadar normal bir şey oluyor ama karşısındakine ölümden beter geliyor, yada tam tersi.
Biraz daha açmaya çalışırsam konuyu, eğer herkes aynı şeyi sevseydi, beğenseydi, mesela herkes aynı arabayı sevmiş, yada aynı evi sevmiş, yada aynı denizi, aynı manzarayı... Bu şekilde sıralayacak olursak günlük yaşantımızda herkes aynı dünyalık meşkâleyi, dünyalık nimeti, beğenip sevseydi, her şey bir çıkmazın içine gömülürdü.
Anlam veremediğim şeylere gelince, bazen çok basit bir duyguyu karşında ki hissedemiyor. Ya da çok basit bir şeyi anlamadım diyor, bazen kendime de kızmıyor değilim, herkesin anladığını düşündüğünü düşünemiyorum yapamıyor.
İnsanlara her konuda hak vermeye çalışıyorum ama ne kadar başarılı oluyorum orası meçhul. İnsanları farklılıkları ile kabullenmeye çalışıyorum ama...
Kendi kendime soruyorum, kaç tane doğru var diye, özellikle düşünceler konusun da, bundan bir yıl önceye kadar bir tane doğrunun olduğunu düşünürdüm ama zaman geçtikçe doğruların bir kaç tane olabileceğini düşünmeye başladım, işte bu düşüncemin asıl sebebi ise insanların farklılıkları.
Elbetteki bellik konularda kesin kırmızı çizgiler olması gerekiyor ama, bu kırmızı çizgiler içerisindeki her şeyi doğru kabul etmek mümkün.İşte bu şekilde düşününce Kur'an-ı daha iyi anlamaya başlıyor insan. Çünkü aradığımız her şeyi Kur'an da bulamıyoruz, hadisler müracaat ediyoruz. İşte burada kesin kırmızı çizgilerimizi çizen Yüce Kitabımız. işte geride kalanlar bu kırmızı çizgiler içerisinde hareket etmemizi sağlayacak olanlar. Bunun en güzel örneğini yaptığımız ibadetlerdeki mezhep farklılıkları ile anlamamız mümkün. Zira her insan farklı yaratılmış, her insanın farklı olması gibi, dünyadaki her şey de aynı değil, yani her ortam aynı değil ve her zaman da aynı değil. Ki burada zaman mevzusuna hiç girmeyi düşünmüyorum, zaman başlı başına bir konu. İşte bunları düşündüğümüzde Yüce Kitabımızı anlamam kolaylaşıyor yoksa şundan eminiz ki Rabbimiz bize bu günkü bütün meseleleri nasıl çözebileceğimizi bildirirdi.
Buradan çıkaracağımız en önemli mesele ise Rabbimizin bize ne kadar merhametli davrandığıdır. Zira bunca farklı insanların olmasına rağmen, bunca farklı zaman ve ortam olmasına karşı, kesin, kati, değişmeyen ve her anımızı programlayan bir kurallar bütünü olsaydı ne yapacaktık?
Kafama takılan en önemli sorulardan birisi de burada karşıma çıkıyor, insanlar bunları hiç düşünmüyorlar mı? yoksa bir şeyleri gerçekten saptırmak için bahane mi arıyorlar yüce Kitabımız da bize anlatılan kıssalar gibi?
Belli başlı kırmızı çizgileri aldığımızda, insanların bunların dışarısına çıkmasını bir kaç şekilde yorumlaya biliriz.
İlk akla gelen insanların bunlardan haberdar olmaması, ardından Rabbimizin merhametine ümit bağlayıp bildiği halde bunları yapması, sonra yaptıklarının karşılığındaki cezayı peşin peşin kabullenmesi ve en sonunda bunları reddetmesi? Peki biz bu grubun hangisine gireriz ve daha önemli olan sorumuz, ahirette bunların karşılıkları nasıl olacak?
Eğer herkes aynı şekilde düşünseydi, aynı şeyleri hissetseydi sonuç nasıl değişirdi acaba?
İşte burada son olarak söylemek istediğim insanlara, insanların davranışlarına, yaptıklarına baktığımızda unutmamamız gereken en önemli şey herkesin birbirinden farklı oldu. Her insan hata yapar, hatta aynı hatayı yüzlerce kez bile tekrarlar, mühim olan hatasını anlayıp bu hatadan uzaklaşmaya çalışması, belki de bu hatasını düzeltemeyecektir ama hatasını düzeltmek için çaba göstermesi bu insan için en büyük erdem olacaktır.
Kim var ki ben hata yapmıyorum, yada aynı hatayı tekrarlamadım diyebilecek?
9 Mart 2013 Cumartesi
Bilim nasıl bir şey?
Bazen kendi kendime düşünüyorum, bilim nasıl bir şey böyle. Düşündükçe hayretler içinde kalıyorum. Her düşünceden sıyrılıp kullandığınız bilgisayara bir bakın. Önünüzde bir monitör var, içerisinde çeşit çeşit renkler çıkıyor. Bir harddiski var içerisine yüzlerce kitabı, bir insanın öğrenmesinin uzunca yıllar süreceği bilgileri kısa bir sürede yüklüyorsunuz. Çok garip değil mi? Önünüzde bir klavye tuşlara basıp bir şeyler yazıyorsunuz ki dokunmatik ekranlardan hiç söz etmiyorum bile.
Peki bunca işi yapan ne var ki ortada? Sadece prizden bilgisayarımıza gelen elektrik. Peki bu elektrik ne işe yarıyor? Bir bakmışsınız ses olmuş, bir bakmışsınız görüntü olmuş, bir bakmışsınız bir mühendisin günlerce çözmeye çalıştığı bir problemi saniyeler içerisinde çözmüş. Bunlar hep bilimin bu kadar ilerlemesi! sayesinde.
İşte bunları düşündükten sonra aklıma bunların içindeki sır geliyor. Peki biz bu kadar üstün! bir teknolojiye nasıl oldu da ulaşabildik? İşin aslı sadece atomun etrafındaki bir adet elektronun nasıl hareket edebileceğini bir nebze olsun öğrendik ki elektron hakkında hala bir çok meçhul mevcut. Gerçekten çok garip değil mi? Mikro dünyaya indiğimizde en basit olan şeyi bile biraz tanıma ile ne kadar hayretlere düştüğümüzü görürken peki daha ilerisinde ne var? Hiç bir atomu düşündünüz mü? Bir elektronun çekirdek etrafında dönüşünü? Bazen kendimi bir atom gibi, bazen de bir elektron gibi düşünüyorum ve o alem o kadar farklı geliyor ki. İnsan kendini en sonun da Allah (cc) yüceliğinde buluyor ki bizim aklımızın hayalimizin alamadığı bunca şey asırlardır hiç aksaman çalışmaya devam ediyor.
Bu güne kadar tefsirlerde hep anlatıldı, Rabbimiz insanlığa ve cinlere meydan okuyarak bu ayetler gibi bir ayet ortaya getiremezsiniz diye buyurmuş. İşte asıl ayet bu değil midir? Dünya üzerinde milyonlarca bilim insanı bir şekilde örgütlenip çalışmalarını yapıyorlar ama sonuçta hala aynı yerde duruyorlar. Bir atomun elektronunda. Birazcık çekirdeğe yaklaştığımızda sonuç hüsran oluyor, hiçbir şekilde hükmetmeye gücümüz yetmeyen nükleer enerji meydana geliyor.
Astronomi üzerinde bir konferansta bulunuyordum ve konuşmacı konferansta "Allah (cc) insana her şeyi vermiş ama en zayıfını vermiş" demişti göz için. O konferansta buna bir anlam verememiştim zira göz şu andaki bir çok makineden çok daha üstündü, ama o zaman ki cahilliğimi şimdi daha iyi anlıyorum, bizim üretemediğimiz bir göz bile, aklımızın mantığımızın alamadığı bir dünyada ki bu dünya içinde bulunduğumuz dünyadan başka her şeyi içeriyor, hem uzayı hemde mikro dünyayı kastediyorum, çok aciz kalıyor. Her okuduğumuz, her öğrendiğimiz şeyden sonra dahada acizleşiyoruz.
Artık şunu düşünmeye başladım, bilginin bir sonu yok, en azından insanoğlu için, geçtiğimiz son asrın teknolojideki ilerlemesi gibi milyonlarca asır daha geçirsek yinede öğrenecek o kadar çok şey kalır ki geride. İnsanoğlu o kadar aciz ki. Bazen kendi kendime düşünüyorum bir şeyler öğrenince artık çok şey öğrendim, sanki karşımda dünya duramaz gibi geliyor, sonra bir bakıyorum ki koca bir uzayın içindeyim, bunun içerisinde devasa bir güneş ki uzaya göre bir hiç, sonra dünya diyorum ki dünyada güneşe göre bir hiç, sonra aya bakıyorum bana göre devasa ama dünyaya göre hiç, sonra karıncaya bakıyorum ama oda atomlardan elektronlardan oluşmuş, quarklardan ve daha adını bilmediğimiz onca şeyden oluşmuş. Ve bir hiç olduğumu anlıyorum.
Peki bu öğrendiklerimiz ne işimize yaradı? Acaba Fatih Sultan Mehmet Han'ın Atak helikopterleri olsaydı İstanbul'u daha rahat mı fethederdi? Ya da Mimar Sinan eline bilgisayarını alıp, projelerini bilgisayarda çizseydi Selimiye nasıl olurdu? Bunlar onların hayatlarını kolaylaştırır mıydı, zorlaştırır mıydı? Çok garip geliyor ama galiba bilim hayatımızı zorlaştırıyor.
Aslında kafama takılan ve sormak istediğim en önemli soru şu: İnsanlar neden kendilerini bu kadar parçalıyorlar bir şeyleri öğrenmek için. Çok şükür Müslümanız ve biliyoruz ki Rabbimiz Allah (cc) insanların kullanma kılavuzu diyeceğim ama teşbihde hata olmaz, Rabbimin affına sığınıyorum, bize Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerimi göndermiş ve biliyoruz ki son kitaptır ve kıyamete kadar insanlığa yol göstericidir. Peki bize kıyamete kadar yol göstereceğine inandığımız kitabımıza neden her fırsatta sarılmıyoruz da, sağda solda, bize düşman olan insanlarda medet arıyoruz.
Sormak istiyorum, Rabbimiz bu günlerin böyle olacağını bildiği halde kullarına, O'na iman etmiş kullarına kitabında bir yol bildirmemiş midir? Eğer devrimizde önemli olan üstünlük kaidesi ilimse, teknolojiyse, Rabbimiz Müslümanları imanlarından dolayı üstün kılmışsa gönderdiği Kitabında inananlara yol göstermemiş midir? Tabi burada şöyle bir şey de söylemek mümkün, sen çalışmadan bir şey bekleyemezsin. Ama bu böyleyse neden Kur'an-ı Kerim bize Musa (as)'ın halkına kudret helvası ve bıldırcın eti verildiğini bildiriyor.
İnsanoğlu çok aciz. Rabbim sonumuzu hayır eylesin inşallah.
25 Şubat 2013 Pazartesi
Acı Gerçek
Bazen insan o kadar çok şey yapmak istiyor ki, çevresinde kim varsa mutlu olsun, herkesin yarasına bir merhem sürsün istiyor. Ama birde çevresindekilere dönüp bakıyor, yazık diyor her şeye. Yazık. Dünya dursun istiyor bir anda, hiç bir şeye derman olmasın, bir damla su gerekse de bir yangını söndürmeye, artık dökecek tek damla yaşı kalmamış diyor. Ve ardından vazgeçiyor kendiliğinden, benim onlardan farkım bu diyor. Çekilip kendi köşesine ağlıyor, üzülüyor, ama umudunu yeşertiyor tekrar.
İstiyor ki doğru bildiğini tüm insanlara göstersin...
İstiyor ki doğru bildiğini tüm insanlara göstersin...
3 Ocak 2013 Perşembe
Bir Garip Düşünce
Malum geçenlerde bir yılbaşı gecesi yaşadı bütün dünya! Bütün dünya derken kimler var içerisinde bilemiyorum ama emin olduğum kısım Suriye'de yanı başımızda zulüm gören kardeşlerimizin bu yıl başı gecesini yaşamadıkları kesin. Yada Afrika'da bir bardak su için ağlayan çocukların...
Maksadım duygu sömürüsü yapmak değil. Sadece insan hayrete düşüyor. Bir gün haberlere bakıyorum, bilmem hangi ilimizde kediler katledilmiş çevreciler ayaklanmış... Bilmem nerede bir ağaç kesilmiş çevreciler ayaklanmış... Sözlerim yanlış anlaşılmasın, maksadım kediyi ağacı aşağılamak değil, onları önemsiz göstermekte değil...
Ama sormadan edemiyorum, bu kadar insan bu acıları yaşarken, nasıl olur da sessiz kalabilir bu çevreciler? Yoksa bunların çevresinde sadece hayvanlar mı var?
Nasıl olur da bu çocukları görmezden gelebilirler?
Daha mı az acıklı bir durum var kedi katliamından? Ben gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.
Sadece çevreciler mi? Peki nerede barışçı Avrupa? Nerede Amerika? Nerede bu demokrasi?
Gerçekten şaşkınlıklar içerisinde kalıyorum.
Sözlerime başlarken maksadım kendini bilmez insanları, ne olduklarını anlamamış, hala bir ben olma arzusu içinde olmaya çalışanları suçlamak, hor görmek değildi. Benim daha çok garipsediğim asıl mesele, kendimizden bildiğimiz, hani şu Anadolu insanı dediğimiz, ülkemin insanı.
Bazen kendi kendime düşünürdüm önceleri, çocukluk olsa gerek, sanki ben büyüdükçe ülkem büyüyecek, insanlık neymiş bütün dünya ülkemden öğrenecek bunu. Ama günler geçti büyüdük ama manzara umduğum gibi çıkmadı, ülkem büyümedi istediğim gibi ama kırılan hayallerimin çöplüğü git gide büyüdü.
Her ne kadar bize tarihimiz anlatılmamış olsa da devletimiz tarafından, ki dedelerimizin yazdığı yazıyı bile okuyamaz durumdayız malesef, kulan dolma,sağdan soldan okuduğumuz bir tarih var. Ama doğru ama yanlış. Hani şu dizlerde anlatılan tarihten bahsetmiyorum tabi. Şanlı bir tarihten bahsediyorum. Üç beş çapulcunun yaptığı ahlaksızlıktan değil. Bahsettiğim tarih Türkiye Cumhuriyeti tarihide değil. Ne kadar acıdır ki, 100. yılını kutlamaya hazırlandığımız Devletimizin anlatabileceğimiz tarihine bakın. Düşünüyorum kendimce, Bir çocuk gelse sorsa:
- Biz Türk Milleti çok zekiyiz, çalışkanız, insanlara yardım ederiz, Türkiye Cumhuriyeti olarak biz ne yaptık bu güne kadar?
....
....
....
Hala düşünüyorum...
....
....
- Biz, biz, biz....
- Çok zekiyiz ama bunca yıl bizi sömürenleri göremedik, çok çalışkanız ama hala bir bilgisayar yapamıyoruz, çok yardım severiz ama ülkemiz bırakın diğer insanlara yardım etmeyi, kendi insanına DİNİDEN dolayı eziyet etti. Namaz kıldırmadı, ezanını dinletmedi, Kur'an'ını okutmadı, başını kapattırmadı...
Bence bir de siz cevap vermeye çalışın 100.yılını kutlamaya hazırlanan bir Devlet olarak biz neler yaptık. Ömrüm boyunca unutmayacağım kadar irtica lafı duydum ama, irtica diyenler kadarda nankör insanlar görmedim. Nankör dedim, evet gerçekten nankör. Bunca yıl irtica deyip sülük gibi garibanların kanını emdiler sonrada yine onları hor gördüler. Gerçekten nankör bunlar.
Evet hayallerim vardı ülkem dünyaya örnek olacaktı. Gerçi su günlerde sanki sanki olacak gibi ama benim hayallerim artık inşa edilemeyecek kadar enkaz olmuş durumda.
Hayallerimin yıkılmasındaki en büyük nedene gelince. Küçükken sülükler kan emerlerdi ama bilirdik bunlar sülük, işleri bu diye.Kendi etrafımıza baktığımızda birbirini seven saygı duyan insanlar vardı, kısacası öyle yada böyle Allah (cc)'dan korkan insanlar vardı. Son on yıldır sülükler ki insanların boynundan düşmeye bağladı bu sefer herkes onlara benzer oldu.
Son yıllarda, ülkemizin bir adı oldu bir şanı şerefi oldu ama insanlarının ahlak yapısı değişti. Buna en basit örnek yılbaşı gecesinde.
Sizlere dört tane yılbaşı resmi ekledim. Bunların ikisi Türkiye'nin diğer ikisi değil. Peki aralarında ki fark ne?
Biz batılı değiliz, biz Amerikalı değiliz. Bizim köklerimizden gelen bir kültürümüz var. Bu nasıl bir yozlaşmadır. Ben batıyı Amerika'yı örnek almayalım demiyorum, örnek alırken doğru şeyi örnek alalım.
Amerikalı bilgisayar üretirken
bizler oyun oynamayalım bilgisayar başında. Amerikalı barış diyerek savaş ilan ederken, bizler insanlara barışı yaşayarak öğretelim, kedilere göz yaşı döküp, yaralı çocukları göz ardı etmeyelim.
Umutlarımın kırılmasının en büyük nedeni bu işte. Biz Batıyı örnek aldık ama uçağını değil, şapkasını aldık. Biz batıyı örnek aldık ama bilimini değil, harflerini. Biz hatayı en başında yaptık. Biz batıyı örnek aldık ama şarabını içkisini, suyu arıtmasını değil.
Bunlar ne ülkeme ne de Türk Milletine yakışan şeyler. Bizim kültürümüze rüzgar değse, tozlarıyla batı kıyamete kadar yaşar. Ama onların bir damla birası bizi kanımızda boğar.
Biz her şeyden öte Müslümanız ve bize kimliğimizi yaşattıran da İslam kültürüdür. Yaratılanı severim, Yaratan'dan ötürü, İslam kültürüdür. Bunu batılı anlayamaz. Komşusu açken, tok yatan bizden değildir'i batılı anlayamaz.
Biz bilimi anlarız, insanlığı da biliriz ama yine diyorum hayal kırıklığı içindeyim. Yılbaşı gecesi biz sadece dansı almışız batılıdan, müziği almışız. Yıl başı gecesi sadece havai fişeklere harcanan para kaç tane çocuğa su kaynağı olurdu hiç düşündünüz mü? Yada çocuklarınızı karakollara düşüren içkiler için harcanan para?
Umutlarım gerçekten kırıldı çünkü, bu ülkenin kızları erkeklerinden çok daha batılı oldu. İlimde fende batılı olmadı, kılıkta kıyafette, kültürde batılı oldu. Yarının anneleri bunu yaptı. Kendi kültürünü bilmeyen bir anne, hangi kültürü yavrusuna anlatacak?
Bu düşünceye mi nerden vardım?
Hiç bir genç kızın dolmuşta yaşlı bir teyzeye kalkıp yer verdiğini göremedim.
Teyzelerim bu gençlik sizin eseriniz.
Gelecegin anneleri, vatanın emanetçilerinin yol göstericileri, atasına saygı göstermeyenin, elinden hamur çıkmaz.
27 Aralık 2012 Perşembe
Medeniyet ve Medeni İnsan
Acaba medeniyet ve medeni insan deyince ne anlıyoruz, ne düşünüyoruz. Kendi fikirlerimi değil internette bulduklarımı aktarayım.
Medeniyet (Uygarlık) nedir?
Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Uygar kelimesi, yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmektedir
Medeniyet ve uygarlık kavramları çoğunlukla aynı anlamda kullanılmakla birlikte, uygarlığın daha geniş bir anlam taşıdığını ifade etmek mümkündür.
Medeniyetin, belirli bir insan topluluğu veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde ortaya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği sözkonusudur.
Uygarlığın doğuşuna ve yükselişine Çin'den Uygur ve Orta Asya Türklerine; Hindistan'dan ve Mezopotamya medeniyetinden eski Mısır medeniyetine; Ege kıyılarındaki antik çağ sitelerinden Roma'ya; Batı Avrupa'da aydınlanma çağını yaratan, sanayi inkılabını gerçekleştiren milletlere ve nihayet Amerika ve Uzak Doğu'daki Japonlar'a kadar, tarih boyunca sayılamayacak kadar çok ülkenin ve ulusun katkısı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.
Kaynak: http://medeniyet.nedir.com/#ixzz2GCnWMWsE
Medeniyet Nedir
Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun veya diğer zeki canlı türlerinin, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Uygar kelimesi, yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmektedir.
Medeniyet ve uygarlık kavramları çoğunlukla aynı anlamda kullanılmakla birlikte, uygarlığın daha geniş bir Anlam taşıdığını ifade etmek mümkündür.
Medeniyetin, belirli bir insan topluluğu veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde ort Aya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ort aya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği sözkonusudur. Uygarlığın doğuşuna ve yükselişine Çin'den Uygur ve Orta asya Türklerine; Hindistan'dan ve Mezopotamya medeniyetinden eski Mısır medeniyetine; Ege kıyılarındaki antik çağ sitelerinden Roma'ya; Batı Avrupa'da aydınlatma çağını yaratan, sanayi inkılabını gerçekleştiren milletlere ve nihayet Amerika ve Uzak Doğu'daki Japonlar'a kadar, tarih boyunca sayılamayacak kadar çok ülkenin ve ulusun katkısı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir
Batı ve Medeniyet,
Garblılar böyle midir imanları, ahlakları şüphesiz böyle değildir. Hele İkinci Cihan Harbinden sonra, sayıları artan sapık fikirli, adi ruhlu insanlar başkalarını da bozmaktadırlar. Fakat yukarıda yazdığımız gibi olmaya ve sapık fikirlileri terbiye etmeye çalışmaktadırlar. Zahiri temizliklerine gelince, İslam dininin emrettiği temizliği tatbik ediyorlar. Ba'zı sokaklarda tek çöp parçası yoktur. Parklar bir çiçek deryası halindedir. Her taraf, her dükkan, herkes ve görünüşleri tertemizdir.
Şimdi Kur'an-ı kerimin, İslam dininin bize emrettiği şeylere bakalım. Bunlar bize ahlakımızı, bedenimizi ve kullandığımız şeyleri temizlemeyi emrediyor. O halde demek oluyor ki, hakiki medeniyet esasları bizim dinimizde bulunmaktadır ve Orta Çağdaki İslam medeniyeti ancak bu sayede meydana gelmiştir.
Şimdi milletimiz ne yapıyor? İslamiyet iyi bilinmediği için, unutturulduğu için, her şeyden evvel tembeldir. Allahü tealanın emir ve yasaklarına pek ö Nem vermez. Zevke düşkündür. Çabuk yorulur. Adam sendecidir. Bir bina yapar, ta'mirine üşenir. Az çalışıp çok kazanmak ister. Bir işe başladıktan biraz sonra gevşer. Bulgarlar "İşe Türk gibi başla, Bulgar gibi bitir!" derler. Memleketimizdeki, dedelerimizden kalma, mu'azzam san'at eserleri bakımsızlık ve ta'mirsizlikten dol ayı harab olmaktadır.
Önce, Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdikleri Doğru imanın ne olduğunu öğrenelim. Sonra, bu öğrendiğimize uygun olarak inanalım. imanı bozuk olan, Allahü tealanın rızasına, sevgisine kavuşamaz. O'nun rahmetinden, yardımından mahrûm kalır. Rahatı, huzûru bulamaz.
imanımızı düzelttikten sonra, ahlakımızı da düzeltmek, İslamiyyete sımsıkı sarılmak yani Allahü tealanın ve Peygamberimizin emirlerine ve yasaklarına uymak, kalblerimizi temizliyerek, nefslerimizi ve sıhhatimizi ıslah etmek lazımdır. Böyle yapanların kalbi, hep iyilik yapmak ister. Kötülük yapmak hatırına bile gelmez.
Rûh ve kalb temiz ve beden kuvvetli olunca, el ele vererek kardeşçe ve son derece dürüst olarak çalışmak kolay olur. din düşmanlarının, münafıkların ve mezhebsizlerin sözlerine, propagandalarına aldanmamalıdır. Eğer böyle hakiki müslüman olur ve faideli işler yaparsak, Kur'an-ı kerimin Tin sûresinde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teala bizden razı olur, bize yardım eder. Eğer imanımızı düzeltmez ve Muhammed aleyhisselamın dinine uymaz ve hayırlı iş görmez, sapık, bozuk inanışlar uğruna döğüşür veya kendi şahsi menfaatlerimiz için gayrı meşrû' yollara saparsak, ALLAH bizi aşağıların aşağısı yapar.
Kaynak: http://www.yararlibilgiler.net/medeniyet-nedir/
Medeniyet ve Uygarlık Nedir?
Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun veya diğer zeki canlı türlerinin, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Uygar kelimesi, yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmektedir.
Medeniyet ve uygarlık kavramları çoğunlukla aynı anlamda kullanılmakla birlikte, uygarlığın daha geniş bir anlam taşıdığını ifade etmek mümkündür.
Medeniyetin, belirli bir insan topluluğu veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde ortaya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği sözkonusudur. Uygarlığın doğuşuna ve yükselişine Çin'den Uygur ve Orta Asya Türklerine; Hindistan'dan ve Mezopotamya medeniyetinden eski Mısır medeniyetine; Ege kıyılarındaki antik çağ sitelerinden Roma'ya; Batı Avrupa'da aydınlatma çağını yaratan, sanayi inkılabını gerçekleştiren milletlere ve nihayet Amerika ve Uzak Doğu'daki Japonlar'a kadar, tarih boyunca sayılamayacak kadar çok ülkenin ve ulusun katkısı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.
Medeniyet Nedir?
Alm. Zivilization, Fr. Civilisation, İng. Civilisation.
Memleketleri îmâr ederek, insanları sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlâkî yönden refah ve huzûra kavuşturmak. Medeniyet kelimesi Arapça olup, “medîne” kökünden gelmektedir ve “şehir” demektir.
Medeniyet Üzerine..
Medeniyetin çok çeşitli târif ve îzâhları yapılmıştır.
İnsanlık târihi boyunca yeryüzünde iki çeşit medeniyet görülmüştür. Bunlardan biri ilâhî dinlere inanan cemiyetlerin ortaya koyduğu medeniyetler, diğeri de inançsız insan topluluklarının medeniyetleridir. Günümüzde meşhur olarak bilinen eski Hind, Asur, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetleri, putperest toplumların dünyâ hayat anlayışlarının bir görünüşüdür. Bu toplumlarda birçok tanrıya inanılır, bu tanrılar insan gibi düşünülür, heykelleri yapılır, tapınaklarda onlara tapınılır ve saçma sapan birçok şeye inanılır, bâzı insanlara bilhassa krallara (Firavun, Nemrud, Promethe, Afrodit vs. gibi) hulûl ettiklerinden bu krallar yarı tanrı kabul edilirdi. Buna göre şekillenen günlük hayatta, insanlar: Asiller, aristokratlar, plepler, köylüler, köleler ve çeşitli isimler altında sınıflandırılır; hâkim sınıflar diğerlerini dînî, ekonomik ve beşerî bakımından sömürürler ve zulmederlerdi. Bu farklılık öldükten sonra mezarda da kendini gösterir; üstün sınıflar için piramitler, kral mezarları gibi büyük mezarlar yapılırdı. Çoğunda kadınlar ikinci sınıf insan muâmelesi görür ve bâzılarında orta malı şeklinde düşünülürdü.
Zevkleriyse Atina’daki hipodromlarda insanları çırılçıplak spor müsâbakalarına sokmak; çeşitli adlar altında tertipledikleri eğlencelerde bol bol şarap içerek her türlü çılgınlığı yapmak ve Roma’daki hipodromlarda köle yapıp “gladyatör” dedikleri insanları birbirleriyle ölümüne döğüştürmek ve günlerce aç bırakılmış arslanlara parçalattırmak vahşetiyle aynı cinsler arasında sapık münâsebetlerde bulunmak âdiliği olarak tezâhür etmiştir. Böyle cemiyetlere medenî denilemeyeceği meydandadır.
İlâhî dinlerden olan ve Avrupa başta olmak üzere, zamanla dünyânın çeşitli yerlerine yayılan Hıristiyanlık dînine bağlı olanların ortaya koydukları medeniyet ise Hıristiyan milletlerin eski inanç, örf, âdet ve anlayışlarıyla karışarak yarı putperest bir medeniyet olmuştur. Hazret-i Îsâ’nın göğe çekilmesinden çok kısa bir zaman sonra Yahûdîlerin tertip ve teşvikiyle bozulmaya başlayan Hıristiyanlık, felsefecilerin, papaların ve Avrupa krallarının müdâhaleleriyle daha çok bozulmuş, anlaşılmaz, karmakarışık merâsimlerden ibâret bir din hâline gelmiştir. Bu hâliyle papaların elindeki Hıristiyanlık, mensuplarını dâimâ ilerletecek bir dinamizmden mahrum, sosyal hayâtı düzenleyici prensiplerden uzak, insanlığı olgunlaşıp yükseltici yol ve usûllerden habersiz olarak cihanşümûl bir medeniyeti doğurucu ve besleyici olamadı. Her türlü fen bilgisinin, ziraî, sınâî, sıhhî, pedagojik ve diğer ilerlemelerin de en büyük mânisi oldu. Böylece Ortaçağ Avrupası; puthâneye döndürülmüş kiliselerle zâlim derebey ve kralların şatoları ve sarayları etrafında binbir çeşit hurâfeyle doldurulmuş kafalar; adâlet, merhamet, sevgi, saygı, cömertlik ve yardımseverlikten mahrum katı kalbler ve cehâletin kararttığı daracık ufukları içinde kaba, görgüsüz, pis ve yarı vahşî insanlarla doldu. İlim, fen, teknoloji ve teknik âletler asırlar boyunca olduğu yerde kaldı, hattâ geriye gitti. Hastalıklar çâresiz, hastalar bakımsız, fakirler ve köylüler hor ve zelil; ilim adamları, düşünen insanlar tehlikeli ve büyülü; kadınlar her türlü hakâret ve zilletin hedefi idi. Müslümanlar İspanya’yı fethederek burada bir İslâm medeniyeti kurdular. Haçlı Seferleri sonunda Avrupalılar, önce şaşkınlık ve hayranlık içinde bocaladılar. Sonra yavaş yavaş uyanarak çocuklarına Endülüs Üniversitelerinde fen bilgileri tahsil ettirmeye; İslâm âlimlerinin yazdığı fen bilgileri kitaplarını kendi dillerine çevirmeye ve Müslümanlarda gördükleri teknik âletleri yapmaya başladılar. Bu arada İslâm âlimlerini eski Yunan filozoflarının bozuk kitaplarına verdikleri ilmî, inandırıcı cevapları okuyarak içine düştükleri bataklıklardan kurtulmağa çalıştılar. Bu hal, İslâmiyetin üstünlüğü karşısında ezilen ve papazların aforoz tehdidiyle suskunluk içinde olan Avrupalıları bu defâ eski Yunan mitolojisini incelemeye, öğrenmeye sevketti. Öğrendiklerini resim, heykel, felsefe ve edebiyat eseri, müzik bestesi olarak kendilerine göre tekrar yazıp yayarak yeni bir yol tuttular. Bunlara “rönesans”, Hıristiyanlık dîninde yaptıkları yeni değişikliklere de “reform” adını verdiler.
Böylece Avrupa’da; gün geçtikçe tesiri azalan ve bir süs unsuru hâline gelen bir kilise hayâtı ortaya çıkarken, öte yandan, rûhî açıklarını tatmin için sık sık değiştirdikleri sanat ve estetik anlayışlarıyla maddî refahı hedef alan bir ilim, teknoloji ve sanâyileşme başladı. Fransızların dünyâya övündükleri Versay (Versailles) Sarayı'nda bir hamam bile yoktu. Su ve temizlik düşmanlığı, papazlardan sonra, krallarda, asillerde ve halkta da yaygındı. Hattâ papazlar yıkanmaya karşı gelerek sırtlarındaki kir kalınlığına göre birbirlerini derecelendirirlerdi. Müslüman milletlerden ve bilhassa Osmanlılardan görüp öğrendiklerini tatbik ederek, üzerinde asırlar boyu çalışıp geliştirerek bugünkü ilmî ve teknolojik seviyelerine ve ihtilâllerle yerleştirilen rejimlere ulaştılar.
Günümüz dünyâsında bir Hıristiyan medeniyetinden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü Hıristiyanlığın, Hıristiyan denilen milletlerde bir fantazi ve tesellî kaynağı olarak kabul ettikleri üç tanrı inancı (teslis), bir süs eşyâsı olarak taşıdıkları haçlarla her türlü eğlencelerinin sembolü hâline gelmiş şarap ve kilise korolarından türemiş çılgın bir batı müziği ve bunların neticesi olarak hergün süratle artan ahlâkî çöküntüye medeniyet demek mümkün müdür?
Medeniyet tasnifleri içinde, her bakımdan mükemmelliğe erişmiş, yüksek ve bütün olgunlukları içinde bulunduran hiç kusursuz olan İslâm medeniyetidir. İslâm medeniyeti; İslâmiyetin vâzettiği îmân, îtikâd, amel ve ahlâk esasları, cemiyet hayâtı, idâre prensipleri ve dünyâ nîmetlerinden insanın yaratılış maksadına uygun olarak faydalanma erginliği ile bütün dünyâya hitâbeden, her türlü görüş, düşünce ve fikirlerin doğru ve iyi taraflarını varlığında bulunduran ve zamânı (çağları) peşinde sürükleyen, insanlık târihi boyunca yaşanmış en ileri ve parlak bir medeniyettir. Bunu iyi anlamak için İslâmiyeti doğru bilgilerle iyi öğrenmek ve tanımak şarttır.
İslâm âlimleri medeniyeti “tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde târif etmişlerdir. Bu târif kısaca: “Beldelerin îmâr edilerek insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak rahat ve huzur içinde yaşayacak şekle sokulması; insanların da rûh, madde, fikir ve ahlâk bakımından yükselmesidir.”
İslâmiyet, medenî insanın ve medeniyet sâhibi toplulukların îmân, ibâdet, iş, ahlâk ve cemiyet hayâtında uyması gereken her şeyi bildirmiştir. Bunlar, Allahü teâlânın bildirdikleri, Resûlullah’ın öğrettikleri, Eshâb-ı kirâmın naklettikleri ve mezhep imâmlarının açıkladıklarıdır. İnsanlığın bunaldığı her şeyin çözüm ve çâresi onların içinde mevcuttur.
Müslümanların târih boyunca kurdukları bütün medeniyetlerin kaynağı, mümtaz örneği ve rehberi, asr-ı saâdettir. O devirdeki İslâm medeniyeti sonra gelen Müslüman milletlerin daha çok benzemek için çırpındıkları ötelerin ötesindeki bir nurlu idealleri olmuştur. Araplar, Afrika kavimleri, Asya’da Gürgâniye, Harezmşahlar gibi meşhur Müslüman milletler ve Müslüman Türkler, bugün bile gıpta edilen, imrenilen medeniyetlerine bu yolla ulaşmışlardır. İslâmiyet, belli milletlere değil, bütün insanlığa her devirde en yüksek medenî seviyeye ulaşmak için lâzım olan her şeyi bildirmiştir. Bu bakımdan İslâm medeniyeti cihânşümûl bir medeniyettir. Ancak milletlerin bu cihanşümûl medeniyete ulaşma dereceleri, İslâmiyeti iyi öğrenme, doğru anlama ve İslâmiyete tam uyma derecelerine göre farklı olmuştur. Bu milletler içinde Osmanlı Türklerinin bâzı dönemlerde yükseldikleri seviye, hepsinden ileri olmuştur. Bu sebeple altı asır boyunca bütün dünyâya her şeyiyle mükemmel bir medeniyet nümûnesi göstermişler, buna da Türk-İslâm Medeniyeti adı verilmiştir. İstanbul, bu medeniyetin sembol şehri, İstanbul’da yaşayanlar da, sembol insanı olmuştur.
Günümüzde bütün dünyâ milletleri bu medeniyetin hayranlığını dile getirmekte, dünyâdaki pekçok ilim adamı, vakıf, yayınevi, araştırma teşkilâtları insanlığın günlük hayâtından en girift meselesine kadar içine düştüğü buhranlara çâre bulmak için, bu medeniyeti incelemektedir. Anlayabildiklerini başta Amerika olmak üzere, tatbik ederek ilerlemekte, sıkıntılarını azaltmaktadır. Medeniyeti, ne sâdece gelişmiş ve ileri bir teknoloji olarak ele almak ne de sanat, edebiyat, estetik duygu ve düşüncede yükselmişlik olarak kabul etmek doğru değildir. Geçmişte ve günümüzde de her iki vasfa sâhip cemiyetler vardır. Medeniyet için her iki unsurun gerektiği kadar ve ölçülü bir şekilde mevcudiyeti şarttır. İlim ve teknikte çok ileri olan memleketlere bunları ne yönde kullandıklarına bakmadan medenî demek büyük bir yanlışlıktır. Bunlar medeniyeti göstermez. Bunları medeniyet sanmak her silâhlıyı gâzi, mücâhid sanmak olur. Halbuki bunlara sâhip olan eşkiyâlık da yapabilir.
İnsanoğlu giderek dünyâyı ve tabiatı daha çok kontrol altına almakta, ancak rahatı, refahı ve huzuru sağlamak konusunda aynı başarıyı gösterememektedir. Yirminci asırda dünyânın içine düştüğü buhranın kaynağında da bu yatmaktadır. Bütün dünyâda inançların giderek unutulmaya yüz tutması sebebiyle, mânevî değerlerin zayıflaması, çeşitli buhranlara ve sıkıntılara sebep olmaktadır. Medeniyetlerin güçlenmesi ve yaygınlaşması teknolojiyle inancın birbiriyle çok iyi bir şekilde telif edilmesine bağlıdır. Maddî sahadaki gelişmeler gibi sâdece mânevî sahadaki gelişmeler de kâfi değildir. Astek medeniyeti, İspanyolların silâhlarına tahta kılıçla mukâbele etmesi sebebiyle çökmüştür. Kezâ “hamam medeniyeti” diye de tâbir edilen Roma medeniyetinin yıkılışı da ahlâksızlığı sebebiyle olmuştur. Müslümanlar, İslâmiyeti ***ürdükleri yerlere, İslâmiyetin gereği olan medeniyeti de berâber taşımışlar, insanlarının refah, huzur içerisinde kardeşçe yaşamasını sağlamışlardır. Bu medeniyetin bir parçası olan sanat dalında o bölgelere yollar, köprüler, hamamlar, kervansaraylar, ibâdethâneler, çeşmeler, su kanalları yapmışlardır. İslâm sanatı, Müslüman milletlerin ortaya koyduğu ortak bir sanattır. İslâmiyet, insanın dünyâ ve âhirette huzur içinde yaşamasını isterken ondaki güzellik duygularını ve sanat merâkını da ortaya çıkarır. İslâm sanatları içerisinde mîmârî, edebiyat, minyatür, kitap süsleme, tezhip, el sanatları, hüsn-i hat, ağaç ve mâden sanatları, çinicilik, kakma, oyma çok ileri gitmiştir. Müslümanlar her gittikleri yerlerde mîmârî eserler yaptırmışlardır. İspanya’daki Kurtuba Câmii, işgal altında bulunan Mescid-i Aksa Câmii, İstanbul’daki Süleymâniye, Edirne’deki Selimiye câmileri İslâm mîmârî sanatının bir şâheseridir. İslâm sanatı Emevîler zamânında başlamış, Abbâsî, Fâtimî, Eyyûbî, Memlûk, Selçuklu şeklinde gelişerek nihâyet Osmanlılın doğu sanatlarıyle batı sanatlarını sentez etmesiyle yüksek ve geniş kubbeli direksiz câmiler, yüksek kemerli köprülerle zirveye ulaşmıştır. Bugünkü modern mîmârî sanatı, Osmanlı mîmârî sanatını örnek almıştır. Osmanlı mîmârî sanatına paralel olarak Hindistan-Türk mîmârî sanatları da çok ileri gitmiştir. Şah Cihan’ın yaptırdığı Taç Mahal, bu eserlerin en muhteşemidir. İslâm dünyâsında yetişen âlimler de, birçok ilmin kurulmasına önderlik yapmışlardır. İmâm-ı Şâfiî hukuk usûlünün, İmâm-ı Muhammed devletler hukûkunun, İbn-i Haldûn târih sosyolojisinin, İbn-i Heysem fizik ve optik kısmının, Harezmî cebirin, Cezeri sibernetiğin temellerini atmışlardır. Yine yetişen binlerce âlimin yazdığı sayısız kitaplar, asırlarca ilim âlemine ışık tutmuş medeniyetin yükselmesine yardımcı olmuş hattâ Avrupa bunlara sâhip çıkmış ve kendi adamlarına mâletmiştir.
Kaynak: http://www.delinetciler.net/forum/genel-kultur/99385-medeniyet-ve-uygarlik-nedir.html
Medeni insan,sorulara kızmadan cevap veren diyaloğa açık,hoşgörülü,hümanist,kendiyle barışık,insan haklarına saygılı,haksızlığa isyankar,tükürdüğünü yalamayan ve de yere tükürmeyen insandır. (12.05.2009 18:54)
Bir Alman düşünür şöyle der: 'En medeni insan karanlıkta dahi esnerken ağzını kapatan insandır.'
Ben bu sözden şunu anlıyorum: Karanlıkta esneyen bir insanı kim görür? Kimse görmez. Dolayısıyla da kimse ağzını kapatmadığı için onu ayıplayamaz...
Fakat sözü edilen insan, karanlıkta dahi esnerken ağzını kapatıyor. Neden? Çünkü o insanın her şeyden önce kendisine saygısı var. Öyleyse medeni insanı şu şekilde tarif etmemizin bir sakıncası yok sanıyorum:
En medeni insan, kendisine saygısı olan insandır... (05.01.2008 14:39)
Kendi ile barışık, özgüvenli, düşüncelerinde ve söylemlerinde tutarlılık olan, saygılı ve herkesle ortak bir noktada anlaşabileceğinin farkında olan, kendine ait fikirleri zorbalıkla değil aklın gücü ile karşısındakine anlatmaya çalışan.
Bulunduğu toplumun ferdi olarak o toplumu daha aydınlık bir yarına götürmeye çalışan.
Ben değil, biz olmaya çalışan.
Aklın yolu birdir diye diretmeyen. Anlamaya çalışan.
Yani iyi ve güzel ne varsa olsun diye çalışan.
Negatif ve kötü olanların da farkında olan ve onlarla baş etmeyi bilebilen biri...
Böyleleri var tabiki...Sayıları az da olsa var... (12.11.2006 10:05)
İslam üzere yaşayan ve H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V) peygamberi örnek alan insan profili (03.06.2006 13:40)
'Medeniyet Dediğin Açmaksa Bedeni, Desene Hayvan Senden Daha Medeni.'
MEHMET AKİF ERSOY. (03.05.2006 10:38)
Medeniyet suyu kullanmaktır. (17.04.2005 17:41)
Sehirli insn..
Kalabalik sehir yasaminin tikirinda ve hirsiz yürüyebilmesi icin, bir birlerinin haklarina, kanunlarin kapsama alaninin disinda kalan ara bölmelerde de digerlerinin haklarina saygili olmayi bilen insanlara ihtiyac vardir.. Bu ihtiyac sehir kültürünü dogurur... Bu sehir kültüründen haberdar olan adam demek oluyor bu medeni insan..
Medeni kelimesi de arapcada sehir manasina gelen Medine'den türeme... (05.10.2003 21:30)
Nedir sayfalarında pek sık rastlayamadığımız bir insan türü (05.10.2003 07:20)
Nerde ne yapacağını bilen.... (27.07.2002 19:23)
Kaynak: http://nedir.antoloji.com/medeni-insan/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Materyalist
O kadar materyalist bir düzenin içerisinde kaldık ki. Ağır geliyor. Söz konusu para ve paranın alabilecekleri olunca kimsenin gözü başka bir...
-
Lepistesler sanılanın aksine eski suyu severler yaşadıklar ortamlar pırıl pırıl berrak sular değillerdir. Küçük akvaryumlarınıza büy...
-
Oturma münkir ile yeme sancı Pas alırsın paklamaz her kalaycı Oturma ehl-i bidat ile zulami Berbad eder eyler seni melami








