4 Eylül 2023 Pazartesi

Cross Metodu ile Alan Hesabı Programı

 Cross Metodu ile Alan Hesabı Programı


Umut ve İnanç!...

     Umutların kaybolduğu yerde inanç mı başlıyordu? Belki de inancımız da kaybolmuştur. 

    Anlatmak lazım, yüksek yüksek dağlara çıkıp haykırmak lazım ama kuytu bir köşede durup kendi derdimizle kavruluyoruz.

    Böyle mi olması lazımdı? İnsanlar mı çok değişti yoksa hep böyle miydi hayat? 

    Sizin pencerenizden de bakınca hayat çok kısa gelmiyor mu? Ecel ne zaman bilmiyoruz ama diyelim ki yüz yıl olsun, hatta yüz elli olsun... Yine de çok kısa değil mi? Ne yapılır yüz elli yılda? 

    Mevcut hayat şartlarını düşününce ilk yirmi sene bebeklik dönemi, eğitim dönemi diye bitiyor zaten. Sonraki on sene hangi işi yapacaksanız o işi öğrenmekle geçiyor. Sonraki on sene evlilik, bebek büyütme. Sonraki on beş sene çocukların eğitimi. Elli beş sene daha hiç bir şey yapmadan geçti gitti. On sene de emekliliği beklemekle geçiyor. Altmış beş yıl gitti farkında olmadan. Sizce hala yaşayabileceğiniz seksen beş yılınız kalır mı? Mevcut şartlar da eğer paranız varsa sağlık mafyasına bütün paranızı vermekle uğraşırsınız, paranız yoksa da bir köşede ölümü bekleyin derler.

    Gerçekten hayat bu mu? Bunun için mi bunca çaba, koşturmaca? Yoksa aklınızda delice fikirle mi var yapacağınız? En deli fikriniz ne acaba? Uzaya mekik gönderecek, marsa arabanızı gönderecek, twitter mı satın alacaksınız? Bunları yaparken bile elli iki yılınız geçmiş olacak. 

    Dünyada var olma amacımız ne? 

    Bu kısım da asıl suç hocalarımızın galiba. Gerçi onlar da zorla öğretemezler ya, zorla inandıramazlar kimseyi ama kendileri inanmış olsalardı biraz daha etki ederdi belki.

    Dünya hayatına dalmış gidiyoruz, hiç ölmeyecekmiş gibi devam ediyoruz yaşamaya. "Ölüm var Ya Ömer" sözünü hatırlatacak birileri de yok etrafımızda. Ayağımıza çivi batsa isyanlara başlıyoruz. Çiviyi kim koydu buraya deyip cezalandırmak istiyoruz. 

    Kuş bakışı değil de marsa gönderilen arabadan bakınca kendi halimize nokta bile olamıyoruz. Hiçlikte kaybolup gidiyoruz. Kendi benliğimizi o kadar çok yüceltiyoruz ki kibrimizin içerisinde mum gibi eridiğimizi fark edemiyoruz. 

    Galiba hepsi "Ahiret gününe iman" esasını atladığımızdan, iman etmediğimizden kaynaklanıyor. Zamanla öyle bir hale geliyoruz ki kendimizde hal görüyoruz hakkımız olmayanları. Hakkını savunamayan biri olduğunda bütün kibrimizle ayaklar altına alıyoruz onun hakkın. Hiç ölmeyecek, hiç hesaba çekilmeyecekmiş gibi.

    Sürekli bir şeyler istiyoruz, kıt kaynaklarda sınırsız ihtiyaçlarımız! oluyor. Bir yerden sonra insan istemekten sıkılmaz mı, utanıp ar etmez mi? 

    Allah (cc) bize bu kadar şey bahşetmiş, yine de isteyin demiş ama hangi verdiğinin karşılığında kulluk vazifemizi yaptık ki yine de bir şeyler isteyelim. İşlediğimiz günahlara tövbemizin kabulü dışında daha ne isteyelim. 

    Örneğimiz Peygamberimiz ise, ne istemiş ki dünyalık biz de örnek alıp isteyelim. İsteseydi Karun'un hazinelerinden daha fazla malı olmaz mıydı? İsteseydi Süleyman (as)'dan daha heybetli hükümdar olmaz mıydı? Eceli geldiğinde baş ağrısı mı çekerdi? Bir tek duasına bakmıyor muydu bütün kainat. "Bilseler yapmazlardı" deyip ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmedi mi? Bizim ahiretimizi de kurtarmak için dünyalık isteklerinden vazgeçmedi mi?


"Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!"

Necip Fazıl Kısakürek

15 Haziran 2023 Perşembe

Çalınan Paranız Değil Hayatınızdır...

    Önce tarafımızı ve fikrimizi ortaya koymalıyız...

    Toplum iyice birbirinden ayrışmaya başladı. Toplum diyorum çünkü dünya teknolojik gelişmelerle giderek küçüldü ve bir köy haline geldi. Konu hakkında hiç bir bilgisi ve fikri olmayanlar bile sosyal medya ortamlarında işin uzmanları kesildiler. 

    Bir bakıyorsunuz dünyanın bir ucundaki ülkede bir grup kendince bir eylem yapıyor, aradan bir kaç saat geçmeden dünyanın başka bir ucunda ki bir grup onlara destek veriyor veya karşı çıkıyor. Siz bu üç beş kişiyi nereden tanıyorsunuz, fikirlerine nasıl ulaşıyorsunuz?..

    Bence hiç bir zaman fikir mücadelesi olmadı zaten, hep Hak ile batılın mücadelesi oldu. Ortada hep bir doğru vardı bunun etrafında toplanmak varken, kendi çıkar ve menfaatleri için birileri balçıkla güneşi kapatmaya çalışıp durdu. 

    Şimdilerde moda insan hakları adı atılda LGBT savunmak. Fikir özgürlüğü adı altında kendi düşünceleri dışında kalanları cahil olmakla suçlamak oldu.

    Zor günler geçti, geçmeye de devam ediyor. Ama tarihe baktığımızda da hep böyle geçmiş zaten. Ve kesin olan bir sonuç var güçlü olan hep haklı görülmüştür, görülmeye de devam edecektir.

    Örneklendirmek gerekirse, Osman Bey güçlü olmasaydı, Selçuklu'yu bölen biri haline gelirdi. Fatih Sultan Mehmet güçlü olmasaydı, toy padişah surlarda askerini ölüme sürükledi olurdu. Mustafa Kemal güçlü olmasaydı, padişaha komplo kuran vatan haini olurdu, Tayyip Erdoğan güçlü olmasaydı FETÖcüler tarafından yargılanan laiklik düşmanı, hazineyi soyan diktatör olurdu. 

    Şimdi birileri yine bir şeylerin peşinde. Güçlü olan yine kendini kahraman, karşısındakini hain ilan edecektir. Değişmez kural. Peki doğru olan hangisi? Yapılması gereken ne? LGBT'yi mi savunmak gerekiyor. İnsan hakları yok mu?

    Olaylara nereden baktığınıza göre her şey değişir. Sosyal medyayı takip edenler 14 Mayıs, saat 19 sularında Kemal Kılıçdaroğlu'nu cumhurbaşkanı ilan ettiler. Baktıkları açı sosyal medyaydı. Sandıklara bakanlar seçim ikinci tura kaldı dedi. 28 Mayıs'ta 14 Mayıs'ı yorumlayanlar halkın %50,5'i değişim istiyor dedi, sandıklara bakanlar Erdoğan devam etsin dedi. Bakış açısı çok önemli. Aynı şeye bakıp farklı sonuçlar da yorumlanabiliyor. Dilden dile dolaşan hikaye vardır ya:

Bir ayakkabı firması, Çalışanlarından birini Pazar araştırması yapmak üzere Afrika’ya gönderir. Bu adam, Afrika dönüşünde;

– “Oralarda, bir çift bile ayakkabı satamayız; çünkü Afrika’da hiç kimse ayakkabı giymiyor, ayakkabıya ihtiyaç duymuyorlar alacak durumları da yok!” der.

Meseleyi iyi bilen patron, hemen ardından bakış açısı farklı, olaylara olumlu bakan bir pazarlamacıyı gönderir. Bu pazarlamacı, büyük bir heyecanla döner, patronun odasına girer;

– “Afrika’da hiç kimsenin ayakkabısı yok! Bunları ayakkabı giymeye alıştırdık mı, milyonlarca ayakkabı satarız!” der.

    Olaylar aslında böyle ilerliyor. Ama doğruyu bulamadık hâlâ dimi? Elinde güç olan, iki satır yazı yazabilen, bunu anayasa yaptığın zaman sorunların hepsi çözülüyor değil mi? Sürekli değişen ve sürekli değişmesi gereken bir sürü satır yazı. 

    Sokaklara çıkıp desek ki anayasa yanlış neden yanlış olan bir şeye uymak zorundayız, kanunlarda anayasaya uymuş, onlar da yanlış. Anında suçlu oluruz. Ama herkesin bildiği ve kabul ettiği bir şey. 

    Sürekli altını çizmek istediğim bir konu var. Kıt beyinli insanların yazdıkları sistemle ne doğru bulunur ne de adalet olur. Kıt beyinli diyorum şimdi birileri çıkar koca koca profesörlere ne diyorsun der. Beyni becerisi kıt olmayan kim var? İnsanın kapasitesi bellidir, ne kadar da bir şeyleri çok iyi yaptığını düşünse hata yapma ihtimali her daim mevcuttur. 

    İşte burada söz şuna geliyor, hata yapmayacak olan kimdir? Kantarın topuzunu daima adil tutabilecek olan kimdir? Boş ve uyduruk hayaller peşinde koşup kendini, insanları kandırıp vakit kaybetmeye gerek var mıdır? Birilerinin hayatınızı çalmasından başka bir şey değil bence bu...



10 Aralık 2022 Cumartesi

KALIN SAĞLICAKLA...

    Mesele ne istismar ne hayvan hakları. Mesele ortalığı karıştırmak. Bahsi geçen istismar olayının davası açılalı iki yıl olmuş, hayvan hakları yıllanmış bir konu. Hem iktidar cephesi hem de muhalefet cephesi seçimi garantilemiş. Seçim sonrasındaki planlarının alt yapılarını oluşturma derdinde herkes. Alttan alttan seçim propagandası yapıyorlar. Zemin hazırlıyorlar. 
    
    Bir taraf bahaneleri uydurup İslam diye bir şey bırakmayacağım diyor. Diğer taraf sözde baş örtüsü sorunu var anayasa değişecek diyor. Bu nasıl bir anayasa ki yıllardır değişmesi gerektiği halde değiştirilemiyor. Başörtüsünü anayasaya ekleyeceklermiş. 

    Anayasa kişilerin dinlerini yaşama özgürlüğü vermiyor mu? Gerçi anayasa hep ucu açık yorumlarla, çelişkilerle dolu değil mi? Önce din özgürlüğü diyor, sonra laik Cumhuriyet ilkeleri diyor. Ama laikliğin tanımı yapılmıyor. Önce herkes özgürdür diyor, sonra özgürlükleri kanunla belirler diyor. Önce herkes eşit haklara sahiptir diyor, sonra kadın, erkek, çocuk, yaşlı, özürlü diye ayırıyor.

    Kim ne anlamak isterse onu anlıyor. Ucu açık, birbiriyle çelişen cümleler devam edip gidiyor. Zaten kanunlarımızı anlamak başlı başına bir dert. Bir cümle yazıyorlar, saatlerce okuyorsunuz tekrar tekrar ama net bir sonuca ulaşamıyorsunuz.

    Bu kanunlar bizim haklarımızı belirlemiyor mu? Okuyup anlayamadığım bir şeye karşı nasıl sorumlu tutulabilirim. Bir insan mahkemeye çıktığında neden avukata ihtiyaç duyuyor. Neden birisi bizi savunmak zorunda. Bir suç isnat ediliyorsa, iddia sahibi bu suçu kanıtlamak zorunda. Ama suç isnat eden kadınsa zaten konu kapanmış oluyor. Nasıl oluyor da mahkeme süreci devam eden işlerde birileri 280 karakter kullandı diye bakanlık olaya müdahil olabiliyor veya meclis araştırma komisyonu kuruyor. Hakimler savcılar işlerini yapmıyorlar mı yani?

    Gerçi mahkeme süreçleri hepten ayrı bir konu. Yıllarca süren mahkeme mi olur. Bu nasıl adalettir. Konu bellidir. Şahitler bellidir. Hakim bakar kararını veriri. Ama bizde iş sulanır, bir gazeteci bir şey yazar, gündem olur, aynı kanunlar farklı senaryo üretir. Bu kadar vicdansız olan kanunları yazanlar mı yoksa kanunları uygulayanlar mı anlayamadım. 
    
    Trafik polislerinin emniyet kemeri takmadı diye bütün teröristleri etkisiz hale getirmiş kahraman edasıyla sevinmesi gibi bir şey oluyor ve kimse yadırgamıyor.

    Birisi umut mu dedi? Ne umudu? Düzelmez bu sistem. Kimse çıkıp SMA hastaları için bir ilaç milyon dolar mı olur demiyor, ne var ki bu ilacın içinde bu kadar para yapıyor? Bu ilacı bulanlar, kimyagerler, eczacılar, doktorlar değil mi? Merhamet sahibi olması gerekenler yani...

    Kimse çıkıp demiyor 250 milyar dolara dünya kupası için stat mı yapılar, açlıktan ölen bebekler var. Petrol için ABD orta doğuyu, insanları mahvetmedi mi? Kim ne dedi peki... Özgürlük öyle mi? Kim özgür?

    20 yıldır ülkemizin en başarılı kabul edilen alanı savunma sanayisi değil mi? Peki üç-beş haddini bilmez, kanun-nizam tanımayan teröristler nasıl bu silahlara sahip olabiliyor, devletler zorlanırken... Medeniyetin beşiğinde destekçileri var değil mi?

    Bir medeniyet sözüyle bu hale getirmediler mi bizi zaten. Medeni olacaktık. Batı uygarlığı!.. Ne yapmış batı bu güne kadar? Sömürmüş, öldürmüş, çalmış, yağmalamış, katletmiş... Sokakları güzelmiş... Afrika'daki bebeklerin kemiklerini kaldırım taşı yapınca mı güzel oluyor?

    Umut diyordum, neyin umudu olsun. Kimin eline ne kadar fırsat geçerse o kadar çalmıyor mu? Markette birinin önüne geçmek, yayaya yol vermemek, arabayı park alanının dışına park etmek, kışın fatura az gelsin diye kombiyi az açıp komşunun ısısını çalmak... Bunlar hak değil mi?

    Baştan konan bir balık var. Sistem materyal düzene doğru girdaba kapılırcasına çekti bizi. Paradan başka bir şeye bakan var mı? Günde enflasyon, zam, pahalılık, zincir market vb. sözlerden başka ne duyuyoruz.

    Nerede bu din alimleri... Kur'an ayetlerini mi okumaktan çekinir oldular. Dinin kurallarını mı saklamaya çalışıyorlar. 

    Dini yaşamadık, yaşadığımızı din zannettik...
    Sonuç ortada...
    Kalın sağlıcakla...




27 Ağustos 2022 Cumartesi

Kocakarı İle Ömer

 Üstâd-ı necîbim Ali Ekrem Bey’e

Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi? ...
O sahâbîyi dinleyin şimdi:

«Bir karanlık geceydi pek de ayaz...»
İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyan,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel a’râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş!
— Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
— Şu mahallâtı devre çıkmıştım.
Gel beraber, benimle, üç beş adım.

* * *

Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor, bî-haber içerdekiler.
Geçmedik en harâb bir yapıyı.
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

* * *

Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
«Açız! Açız! » diye feryâd eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
— Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.
— Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
— Bugün ikinci gün, aç kaldılar...
— O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?
— Yemek mi? Çömleği sen,
Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var;
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çâre! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
— Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
— Hepsi öldü... Kimsem yok.
— Senin midir bu küçükler?
— Torunlarım.
— Ne de çok!
Adam Emîr’e gidip söylemez mi hâlini?
— Ah!
Emîr’e öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
— Ne yaptı, teyze, Ömer böyle inkisâr edecek?
— Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu’llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
— Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
— Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş! ... Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi,
Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş...
Gazâ! Gazâ! diye git soy cihânı, gel paylaş!

Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı:
— Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine;
Ömer! Savâik-ı tel’în olur, iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme!
O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!
«Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...»
«Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer! »
Gidip de söyleyeyim hâ? ... Dilencilik yapamam!
Ömer de kim! Benim ondan kerîm adamdı babam.
Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize! ...
Ömer vuruldu bu son sözle...
— Haklısın teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.

* * *

Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa’il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri bir mum yakıp ale’l-acele.
— Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
— Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
— Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın, huzûr-i İlâhî’de, kimseler, Ömer’in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmeyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!
Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!
Yetîmi girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
— Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyleyecek düştüğün bu ma’rekeyi?
Evet, adâleti «mutlak» hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer adâleti «mutlak» tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!
Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
— Uzak mı yol? Daha çok var mı?
— Ancak üç beş adım.

Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
— Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı;
Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,
Hemen sönüp gidecek...
— Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefîr-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ-yı târumârıyle,
Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyât-ı nûrundan!
Ocak tutuştu, yemek pişti;
— Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
— Var büyükçe bir kap alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!
Ömer, çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek.
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
Dedim:
— Sabâh oluyor kalkalım...
— Evet, haydi!
Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul;
Emîr’e söyleriz, elbette hayr olur me’mûl.

* * *

Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık vedâ edip artık.
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halîfe’nin evine.
«Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver»
Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.
Etti az sonra subh-i velveledâr
Uyuyan şehri kâmilen bîdâr.
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
— Gâlibâ teyze uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi afveyledin, değil mi beni?
— Böyle göster fakat adâletini.

Mehmet Akif Ersoy

Alıntı

BİR KİŞİNİN HAKKI

        Seçimler yaklaşıyor, partiler seçim çalışması yapıyor. (Keşke koltuk kazanmak için çalıştıkları kadar ülke için çalışsalar.)Ülke gündeminde garip garip olaylar. O onu dedi, bu bunu yaptı... Dedikodu furyası devam ediyor. 

        Bir kesim her şey mükemmel diyor, bir kesim yapılan ne varsa hepsi yanlıştır, biz yanlış demek için varız diyor. Bir diğer grup bunların ikisi de yanlış biz doğruyuz diyor... 

        Herkes ya yaptığıyla ya da yapmadığıyla övünüyor. Gariban halk da seçim gününü bekliyor oy kullanacak. Seçim günü oy verme süresi en fazla 30 saniye, mührü pusulaya bastığınızda artık kimse size beş sene bir şey sormuyor. Aynı düzen devam ediyor. 

        A gidip B gelse de aynı şey değişmeyecek. Oy kullanacak seçmeni tanıyan kaç milletvekili var? Bu milletvekilleri ne yapar?

        Seçim öncesindeyiz, herkes birbirini suçlayıp duruyor. Eğer gerçekten bir suç varsa savcılığa neden başvurmuyorlar. Yok eğer suç yoksa çamur atmanın nedeni ne? Melese ülkeyi mi kalkındırmak yoksa koltuğa mı oturmak? Kimseyi kandırmaya, aldatmaya gerek yok.

        Milletvekilleri çok iyi çalıştıklarını, halkın onlara teveccüh ettiğini düşünüyorlarsa neden bağımsız aday olmuyorlar? 

        Partiler ülkeyi daha iyi yöneteceklerini düşünüyorlarsa neden kendi Cumhurbaşkanı adaylarını çıkarmıyorlar? İttifak kurmak nasıl bir mantıktır anlayamadım?
Bir grubun yaptıklarını beğenmeyip farklı bir parti kuruyorsunuz ama sonra ülkeyi yönetmek için aynı masada birleşip biz bunu yapamayız başka birini bulalım diyorsunuz. Çok anlamsız değil mi? Çok çelişki yok mu?

        Amaç ülkeyi kalkındırmaksa neden meclis bir araya gelip doğruyu bulup kanunları ona göre yazmıyor? Ülkenin sorunlarını mı göremiyorlar? Yoksa görmek mi istemiyorlar. Yoksa koltuk sevdası mı? Seçimle gelmiş olanlar en azından bir sonraki seçim yaklaştığında başını iki elinin arasına alıp, "beş sene oldu neredeyse ben halkın bana verdiği yetkiyle ne yaptım, ülkeye ne fayda sağladım" diye düşünüyorlar mı? Veya "ülke için, halk için şunu da yapmalıydım, şunu yanlış yaptım" diyorlar mı? Yoksa yaptık oldu mantığındalar mı? Ya da yaptıklarına bakıp mı övünüyorlar, böbürleniyorlar. Anlamsız bir siyasi sistem var. Siyasilerin düşüncelerini anlamak da pek mümkün değil.

        Ülkede ki her birimin kendine göre sıkıntıları mevcut, en iyi denilen kurumda bile bir çok sıkıntı vardır olacaktır da. Bu sıkıntıları çözmek yerine sürekli bir tartışma hali mevcut. Çözüm lazım, birbirine laf atıp, saldırmak değil.

  • Çözüm lazım, her şeye... Yapılanlara değil, yapılamayanlara odaklanmak lazım. 99 kişi hakkını alıp 1 kişi hakkını alamıyorsa mahkemede sorun vardır.
  • Çözüm lazım, her şeye... Yapılanlara değil, yapılamayanlara odaklanmak lazım. 99 kişi ev alıp 1 kişi ev alamıyorsa maaşlarda/konutlarda sorun vardır.
  • Çözüm lazım, her şeye... Yapılanlara değil, yapılamayanlara odaklanmak lazım. 99 kişi ev tok uyuyup 1 kişi aç uyuyorsa sosyal sistemde sorun vardır.
  • Çözüm lazım, her şeye... Yapılanlara değil, yapılamayanlara odaklanmak lazım. 99 kişi hastanede muayene oluyor 1 kişi muayene olamıyorsa sağlık sisteminde sorun vardır.
liste uzayıp gider. 

        Mesele kimseyi mutlu etmek değil, o garip olan bir kişinin hakkını ona teslim edebilmek. Kimse o bir kişinin kendi hakkını aramasını beklememeli, herkes o bir kişinin hakkını kendisine teslim etmeli.
Eğer o bir kişinin hakkını teslim edebilecek biri varsa gelsin oy istesin. Yoksa kim olduğu çok önemli değil zaten. Mevcut sistem sürüp gidiyor.

19 Şubat 2022 Cumartesi

İbrâhîm Suresi 34. Ayet

O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız.

Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür!



 

Materyalist

O kadar materyalist bir düzenin içerisinde kaldık ki. Ağır geliyor. Söz konusu para ve paranın alabilecekleri olunca kimsenin gözü başka bir...