19 Haziran 2016 Pazar

Eski ve Yeni Yapılar

Yapmış olduğum gözlemler neticesinde eski ve yeni yapılar hakkında ufak da olsa fikir sahibi olmaya çalışıyorum.

İncelediğim, imalatında  bulunduğum, yanından geçerken gördüğüm yeni yapılarda bana göre en büyük sorun statik. Mühendislerimiz çok büyük hesaplamalar yapıyorlar, en ufak yapılar için bile sayfalarca hesaplamalar, çizimler yapılıyor sadece statik üzerine ama bence olması gereken bu değil. 


Gerçi bu kısımda bilgisayarların hakkını vermeden de olmaz tabi. Hesap yükünün tamamını bilgisayarlar yükleniyor neredeyse.

Yapılan hesaplamalar için söylediğim pek fazla bir şey yok, hesapların doğruluğu her zaman tartışılabilir, teorilerde eksikler olabilir, hatalar olabilir, bilgisayar programlarında hatalar olabilir, yönetmelikler hakeza aynı, sürekli güncelleniyorlar, gece gün durmadan proje üreten bilgisayar teknikerleri (inşaat mühendisleri demiyorum, teknikerlik yapanlardan bahsediyorum)... Hata payları uzayıp gidebilir ama benim bahsetmiş olduğum statik sorun bunlardan hiç biri değil.


Burada söylemek istediğim bir eski yapı göz önüne alalım, her hangi bir yapı. Bu yapılarda mümkün olduğunca çekme kuvvetlerini basınç kuvvetlerine dönüştürmeye dikkat edilmiş. Çekme kuvvetlerinden hep kaçınılmaya çalışılmış. 

Ama yeni yapılan yapılarda mümkün olduğunca çekme kuvveti kullanılıyor. Şunu söylemek mümkün, eski zamanlarda çekmeye dayanıklı malzemeler üretmek bu günü şartlara göre kıyaslanamaz, malzeme yoktu ki kullansalardı. Haklı olabilirsiniz ama maalesef elimizdeki malzemelerin özelliklerinin de bilmiyoruz. Mimarlarla görüştüğüm zaman sorduğum sorulardandır, kullandığınız malzemenin bu bölgedeki etkileri hakkında bilginiz var mı diye? Henüz evet cevabı alamadım. İllaki bilenler vardır ama bana denk gelmedi sanırım. 

Yapılarda olabildiğince çekme kuvveti hesabı yaparak devam ediyoruz ama yaptığımız betonarme yapılarda kullandığımız ana malzeme betonun sadece basınca çalıştığını unutuyoruz. Çelik de ana malzememiz, çekme dayanımı var ama nereye kadar var. Sayın mühendis arkadaşların kirişlere yerleştirdikleri üst üste olan donatıların çekme dayanımı mı?

Mantığa uzak gelen uygulamalar. Teorik olarak savunacak kişilere sözüm yok tabi.

Şahsi kanaatim yapılardaki çekme kuvvetlerini azaltmamız gerekiyor ve malzeme bilgimizi artırmamız gerekiyor.

Statik sorunlar sadece bunlar bu değil tabi ki. 

Bundan daha önemli olanı, mimarların ve mühendislerin ayrı dünyalardan olaylara bakmalarından kaynaklanıyor. Hiç bir şey yapamamışız mimari ile statiği birbirinden ayırmışız. Neymiş efendim, mimarın işi ayrı, mühendisin işi ayrı... Ama ikisinin amacıda aynı değil mi? Birlikte bir şey yapmaları gerekiyor ama ikisi de birbirinden haz etmiyor. Gizli bir savaş içerisindeler. Yapıyı beraber tasarlamaları gerekiyor ama nerede... 

İnsanlarda işini teslim etme merakı var doğru teslim edilmiş edilmemiş önemli değil. Ortada bir şey olsun da ne olursa olsun. Aynı yapı için bir sürü proje hiç biri diğerine uymaz bir durumdayız. Bunun da bir sorun olmasıyla beraber asıl söylemek istediğim daha farklı bir şey.


Mimar Sinan'ın kemerini görüyoruz.Hem statik hem mimari iç içe, uyum içerisinde. Estetik var ama estetik yapmak için fazladan yük yüklenmemiş yapıya. Yapının statiği ve estetiği uyum içerisinde.

Bizim yapılarımızda ise mimari ve statik ayrı dünyalar olduğundan dolayı birlikte tasarlanmazlar. Önce mimarımız bir tasarım yapar, mühendisimiz de bu tarımı taşıyacak (tabiri yerindeyse) eşek belirler. Yapıyı taşıyacak asıl unsur hep arka planda bırakılarak, üzerine güze göstermeye çalışılan ağırlıklar giydirilir. Ne kadar doğru? 

Kısaca söylemek istediğim;

1- Çekme kuvvetleri minimum olmalı,
2- Proje tasarlanırken dünyaları birleştirmemiz gerekli (mühendis&mimar)
3- Yapının statiği eşek değildir, eğer estetik değer katılacaksa yapıya statiği ön planda tutarak da yapılabilir.

Statik malzemelerin üzerini kaplamak için kullanılan malzemelerin maliyetlerini ve kesitlerini statik malzemelerin kendileri için kullansan (kesitleri artırsak) yapılarımız asırlık olur. 20 yıl proje ömrü demeyiz, Yönetmeliğin minimum değeri demeyiz. Önceki yönetmeliğin minimum değerini sağlıyordu demeyiz.

Ayrıca üniversiteden mezun olduğumuzda hemen mühendis olamamamız gerekli, meslek içi eğitim şart. Mühendislikleri ya iyice bölümlere ayırmalılar ya da 4 yılda mühendis olunmamalı. 4 yılda bırakın iş hayatını, bırakın hesaplama yapmayı mesleğe ait terimleri bile öğrenmek neredeyse imkansız. 




13 Haziran 2016 Pazartesi

Bu Çeşmeden Müslümanların Su İçmesi Haramdır

Vaktiyle uyanık bir müslüman, caminin önüne bir çeşme yaptırır. Çeşmenin üzerine de kocaman bir levha şeklinde; 'Bu çeşmeden müslümanların su içmesi haramdır' ibaresini yazdırıp astırır.
Bu tuhaf olay önce kadıya sonra da padişaha kadar ulaşır. Adamı çağırırlar:
"Sen caminin önüne çeşme yaptırmışşın. Bir de üzerine şöyle şöyle bir yazı yazdırmışşın. Seni bozguncu herif!" diye de adamcağıza çıkışırlar.
Adam padişahın huzurunda:
"Durun hele efendim, arz edeyim..." der, "bir de beni dinleyin. Ben bunu bir meseleyi anlatmak için yaptım. Bakın bugün cumartesidir, gidin havradan bir yahudi hahamını alıp getirin."
Padişahın emriyle giderler, hahamı alıp getirirler. Bütün Yahudi cemaati, hahamın arkasından gelir:
"Bu bizim din adamımızdır. Bize nasihat ediyor, vaaz veriyordu. Kanuna aykırı bir şey söylemedi ki, alıp buraya getirdiniz" derler.
Çeşme yapan adam: "Bırakın gitsin" der. Bırakırlar Hahamı!
Sonra adam:
"Ertesi gün Pazar. Gidin kiliseden birde papazı alıp getirin" der, giderler papazı da getirirler. Ayni şekilde bütün hıristiyan cemaati papazla birlikte gelirler ve:
"Bu bizim din adamımızdır. Bize vaaz ediyordu. Kanuna muhalif bir şey söylemedi, bırakın" derler.
Çeşme yaptıran adam: "Bırakın gitsin" der. Ve sonra yine:
"Bu gün de şehrin en büyük camisi olan şu çeşme yaptırdığım caminin hocasını vaaz ederken kürsüden indirip getirin" der.
Giderler, hocayı kürsüden indirip getirirler. Bir de bakarlar ki, hoca iki polisin ortasında tek başına tıpış tıpış geliyor. Camide ise cemaat bir birbirlerine homurdanıyorlar... Gördün mü?.. İşte böyle yaparlar!.. Senin ne işin var siyasette?.. Sen hoca adamsın!.. Kıyamet hocalardan kopacak!.. Ağzını tutsaydın!.. derlerken çeşmeyi yaptıran adamcağız:
"Gördünüz mü? İşte ben bunu anlatmak istedim. Müslümanların bu halleriyle çeşmeden su içmeleri reva mıdır?"


3 Haziran 2016 Cuma

BATI VE İKİYÜZLÜLÜK

Bu günlerde öyle garip olaylar geçekleşiyor ki... Çocukların evcilik oynaması gibi... Hiç bir şey olmayacak ama biz dedik, biz yaptık demek için bunca zamanımız heba oluyor.

Son bir kaç gündür internet de dolaşan onlarca resim... Herkes de bir çığlık "Asıl soy kırım yapan Almanya"... Madem böyle bir iddianız vardı neden sustunuz şimdiye kadar. Yoksa bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı içinde mi hayatınızı ikame ettiriyorsunuz.

Burada Almanya'nın yaptığına doğru demiyorum ama bizim yaptığımız doğru mu?

Başkalarının yapacaklarına biz ne kadar müdahale edersek edelim elbette gün gelecek kendi bildiklerini okuyacaklardır. Ama bizim yaptıklarımızdan biz sorumluyuz.

Geçenlerde de öyle olmadı, "Dünya İnsani Zirvesi"...

Ne oldu zirveden sonra?

Hangi mazlum huzur buldu?

Bakın biz bir şeyler yapıyoruz siz az daha ölün denilmedi mi yine?


2014' de en çok silah satan ülkeler;

1. ABD
2. Rusya
3. Fransa
4. Birleşik Krallık
5. Almanya
6. İtalya
7. İsrail
8. Çin
9. İspanya
10. Kanada

Bu silahlar kimlere satıldı? Ne zamandır teröristler silah üretmeye başladı da biz duymadık? Türkiye Cumhuriyeti neredeyse 100 yıl sonra bir silah üretebildi de çok büyük başarı olduğunu bir 100 yıl daha anlatmayı planlıyor. 

Siz masaya Amerika'yı çağıracaksınız, Fransa'yı, Almanya'yı çağıracaksınız, sonra dünya beşten büyük diyeceksiniz adına da "İnsani Zirve" diyeceksiniz. 

Peki ya sonuç?

Birilerinin unuttuğu bir şey var, hatırlatmak gerekiyor demek ki: Siz 14 senedir bir şeyler yapıyorsunuz doğrudur ama biz de 14 senedir bir umutla sabrediyoruz.

Hâlâ Amerika dostumu, Almanya dostumuz safsataları...


28 Nisan 2016 Perşembe

Laiklik yeni anayasada olmamalı...




Kahraman, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği AY-BİR'in düzenlediği "Yeni Türkiye Konferansları"nın altıncısında, "Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa" konulu konferans verdi. İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası Doktora Salonu'nda gerçekleştirilen konferansa, İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak, Ay-Bir Konsey Başkanı Yusuf Balcı ve akademisyenler katıldı.

"LAİKLİK YENİ ANAYASADA OLMAMALIDIR"
1982 Anayasası'nın herhangi bir yerinde Allah lafzının geçmediğini belirten Kahraman, şöyle devam etti:

"Ama Anayasa inanca göre tasnif edildiğinde, bu 82 Anayasası da, 61 Anayasası da dindar anayasalardır. Neden? Resmi tatiller, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı'dır. Din dersleri mecburidir ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar anayasadır. Laiklik tarifi de ona göre olmalıdır. Laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır. Dünyada üç anayasada laiklik var. Fransa, İrlanda, bir de Türkiye'de var. Tarifi de yok. İsteyen, istediği gibi bunu yorumluyor. Böyle bir şey olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım."

Meclis Başkanı Kahraman, laikliğin yeni anayasada olmaması gerektiğine vurgu yaptı.

Bazı ülkelerdeki anayasalarda dini ibarelerin bulunduğunu söyleyen ve örnekler gösteren Kahraman, "Peki niye biz Müslüman bir ülke olarak, dinden kendimizi arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Niye? İslam İşbirliği Örgütü'ne kayıtlıyız, üyesiyiz, kurucusuyuz. İslam Kalkınma Bankası'nda varız. Bir İslam ülkesiyiz. Nedir yani? Neden? Ladinilik olmamalı yeni anayasada ve dindar bir anayasa olmalı" dedi.

"YENİ ANAYASA ÖNCE İNSAN DEMELİDİR"
TBMM Başkanı İsmail Kahraman, devlet ve millet kaynaşması gerektiğini vurgulayarak, "Önce insan. Yeni Anayasa önce insan demelidir. Devlet insanın hizmetinde, vatandaşının hizmetindeki bir örgüt olmalıdır. Bizde tersine, devleti koruyan, ferdi ise hizmet ettiren noktada olan anayasalar olmuştur" dedi.

Anayasa kitapçığını gösteren Kahraman, "Bu Anayasa değişmeli. Bir başlangıç kısmı var; üzüyor beni. 34 tane 've', 22 tane 'virgül', 7 tane 'noktalı virgül', 7 'paragraf' ve 1 'nokta'. 2 sayfa süren bir başlangıç kısmı. Dünya anayasalarında böyle bir başlangıç yok. Lisanı da güzel değil. Birinci kısmında hürriyeti verir. Maddenin hemen ikinci kısmında 'ancak, şu kadar ki, fakat' diyerek hürriyeti geri alır. Niye? Çünkü bir darbe anayasasıdır. 61 de böyledir. 82 de böyledir" şeklinde konuştu.

"İKİ BAŞLILIK OLDUĞU ANDA İSTİKRAR OLMAZ"
Kahraman, "Başkanlık Sistemi" ile ilgili tartışmalara da değinerek, şunları söyledi:
"Anayasa Komisyonu çalışmalarında Halk Parti'li bir arkadaşım, çok değerli bir insan, 'Siz Parlamento Dergisi'nde Başkanlık Sistemi'nden yana olduğunuzu ifade ettiniz. Halbuki siz tarafsızsınız' dedi. Elbette tarafsızım. Nerede tarafsızım? İdare ederken elimde bir terazi. Kimsenin hakkını kimseye vermez. Fikrim var ve bir inancım var. Ben bu sistemi onun için beğeniyorum. Gereken incelemeleri yaptık. Birlik Vakfı'nın Anayasa metnini hazırlarken, 177 maddeyi 85'e indirdik ve 62 anayasayı inceledik. Ben evvela 'yarı başkanlık' diye düşünüyordum. Sonra baktık ki 'başkanlık sistemi' lazım. İki başlılık olduğu anda istikrar olmaz. 2 şoförlü bir araba kazasız gidemez, mutlaka kaza yapar. Dolayısıyla, Başkanlık Sistemi iskeletli bir anayasa metni hazırladık. Suallerden birinin başkanlık olacağını düşündüğüm için söylüyorum. Sistemin iyiliği nerede? 'Hakimiyet tecezzi etmez' diye bir kaide vardır. Tek kişinin yönetiminde bir idare. 2 tane adam, birisi cumhurbaşkanı, birisi başbakan, farklı yerlerden, fikirlerde, partilerden ise; hatırlayınız bir anayasa fırlatmasının Türkiye'ye kaça mal olduğunu, hatırlayınız... Sıkıntıya gireriz. Gelişmemiz durur. Zaten gelişmemizi istemeyen dış dünya bu propagandayı yapmaktadır. 'Başkanlık diktatörlük.' Ne münasebet! Şimdi Obama diktatör mü?

5 Nisan 2016 Salı

İstanbul'u Suya Kavuşturan Sinan Susuz Evde Vefat Ediyor...



İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı çağırır, der ki: 

"Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misiniz?"

Mimarbaşı der ki:

"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut sulan İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm."

Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyıları dolaşır, Beşiktaş'a kadar İstanbul'un kıyılarında, dereleri, akan suları tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar. Sultan sorar:

"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?" Mimar başının cevabı:

"Sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."

"Nedir o mimarbaşı?"

"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir."

Kanuni'nin cevabı şu olur:

"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."

Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul'un dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır. Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar.

O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir. O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar.

Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkarır, der ki: 

"İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak Sinan'a iletilir. Denir ki: "Sen İstanbul'a böylesine güzel bir çalışma sonunda Kırk Çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin."

Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan'ın evine özel olarak yol yapılır ve su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini, Süleymaniye Camiini ve Edirne'deki Selimiye Camiini yaptıktan sonra yaşlanır. Devir hep öyle geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşlerdir. Kanuni vefat etmiştir, yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşına gelmiştir. Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi İstanbul'da adeta yapayalnız kalmıştır. Ve yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinan'ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar, 

"Buyurun" der.

Gelen meçhul ihsan, "Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız" der.

Sinan Ağa, bu ihtiyar halinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada, "Acaba Topkapı Sarayı'na niye çağrılıyorum?" diye bastonuna dayana dayana gider.

Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar, müftüler, o günün vükelası. Sinan'a şöyle derler: 

"Sinan Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın' diye padişah fermanı olduğu halde, sizin evinizde özel su varmış."

"Evet," der, "Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbul'a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım."

"O zaman şu müsaadenizi, fermanı görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin."

Sinan'ın cevabı şu: 

"Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor."

Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur: 

"Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın." 

Oradan başkaları cevap verir: 

"Bu Âl-i Osman'a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan'a da bu ayrıcalık tanınmasın."

Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur: 

"Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre, Sinan'a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır."

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla müteessir değil. Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın, özel bir mükafat verilsin diye değil. Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor. İstanbul'a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder. Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:

"Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz."

Kaynak: http://www.davetci.com/ilginc_mimarsinan.htm

15 Mart 2016 Salı

Bak dostum!

Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.
Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.
Açgözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün,
Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.
Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.
Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.

Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.


21 Şubat 2016 Pazar

Yahudiler ne de Hristiyanlar asla senden razı olacak değil(ler) dir.

(Habibim!) Sen onların dinine tamamen uyuncaya kadar, ne Yahudiler ne de Hristiyanlar asla senden razı olacak değil(ler) dir. De ki: “Allâh’ın hidayeti (ve dosdoğru yolu olan İslâm var ya) (iki cihan saadetine ulaştıracak istikameti gösteren) hidayet ancak odur (sizin davet ettiğiniz sapık yolların ise hidayetle hiçbir alâkası yoktur) (İslâm’ın doğruluğuna dair) sana gelmiş olan (bunca) ilimden sonra yine de onların (eğri büğrü görüşlerine ve) kötü arzularına uyacak olursan, elbette Allah’tan (başına gelecek belâlara karşı) senin için ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı!

Bakara Sûresi 120


Materyalist

O kadar materyalist bir düzenin içerisinde kaldık ki. Ağır geliyor. Söz konusu para ve paranın alabilecekleri olunca kimsenin gözü başka bir...