27 Şubat 2015 Cuma

Tembele iş buyurmuşlar...


"Her zaman en tembel insanları işe alırım çünkü tembeller çok karışık işleri bile en kısa yoldan yaparlar."

Bill Gates

24 Şubat 2015 Salı

Mihriban (Yeni)



Sarı saçlarını deli gönlüme
Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban

Yar deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne
Kar koysam köz olur aşkın külüne
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban

Abdurrahim Karakoç

21 Şubat 2015 Cumartesi

Gönül Yıldızı...

Kalbimde sana ait bir sızı,
Aşk bu Gönül Yıldızı...
Bensiz sevdaları kalbinden kazı,
Aşk bu Gönül Yıldızı...

Bir çokları vardır geceleyin semada,
Bazen kayıp düşerler yada,
Sonsuz bir kuvvetle duruyor orda,
Aşk bu Gönül Yıldızı...

Resul Ekrem Günbey




14 Şubat 2015 Cumartesi

SEVDİCEĞİM

2009

Ne kadar gafil oldum sevdiceğim,
Bir günün şafağında yalnızlıklar içinde öleceğim.
Ölürken artık ağlama diyeceğim.

Sevdiceğim,
Ölümü bir ömür böylece seveceğim...

Ne var ki bana ait bu dünyada,
Güneş doğmuyor yaşadığım hülyada,
Gözlerim kör görmüyorum yada,

Sevdiceğim,
Ölümü bir ömür böylece seveceğim...

Bir musiki kulağımda,
Bir misk tüter burnumda,
Hepsi sana ait ruhumda,
Dinsin artık efkarım kavuşsam sana,

Sevdiceğim,
Sana kavuşmayı bir ömür böylece seveceğim...

Resul Ekrem GÜNBEY


7 Şubat 2015 Cumartesi

İlk Yerli Türk uçağı Nu.D-36

Türk tipi uçak hayali

Nuri Demirağ Türkiye’nin kendi uçağını kendi plan ve projeleri ile üretmekten yanaydı. Yüzde yüz Türk malı bir uçak yapılması gerektiğini düşünmekteydi.Bu konuda şöyle diyordu: “Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir”

Bu amaçla İstanbul Beşiktaş’ta atölye olarak kullanılacak bir bina yaptırdı.Asıl fabrika ise Sivas Divriği’de kurulacaktı. Demirağ ayrıca şu anki Atatürk Havaalanının bulunduğu Yeşilköy’de Elmas Paşa Çiftliğini satın aldı. Burada uçuş sahası, uçak tamir atölyesi ve hangarlar yaptırdı.



İlk Türk uçağı: ND-36

Nuri Demirağ Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden olan Selahattin Alan ile beraber hareket ediyordu. Çalışmalar kısa sürede netice vermeye başladı. Beşiktaş’taki fabrikada Selahattin Alan’ın projesini çizdiği ND-36 adı verilen tek motorlu Türkiye’nin ilk uçağı üretildi. Aynı günlerde Türk Hava Kurumu da 10 tane eğitim uçağı siparişi vermişti. Bu siparişler yapılırken aynı zamanda bir de yolcu uçağı yapım çalışması sürmekteydi. 1938 yılına gelindiğinde NuD38 adında çift motorlu altı kişilik bir yolcu uçağı yapımı başarıyla tamamlandı. Bu Türkiye’nin kendi uçağını artık yapabildiği anlamına gelmekteydi.

Üretilen uçaklar İstanbul’daki test uçuşlarından başarı ile geçti. Bu uçaklarla binlerce saat uçuş gerçekleştirildi ve herhangi bir aksaklık yaşanmadı. Uluslararası havacılık kuruluşlarından A sınıfı yolcu uçağı belgesi alınmıştı.Yani her şey yolunda gidiyordu.

Fakat Türk Hava Kurumu İstanbul’daki uçuşları yeterli görmedi, test uçuşlarının Eskişehir’de tekrar gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtti. Tekrar yapılacak test uçuşunu uçağın planını projesini hazırlayan Mühendis Selahattin Alan kendisi yapmak istemişti. Ancak bu isteği hem kendisinin hem de Türk uçağının sonunu getirdi. Test uçuşu başarılı bir şekilde sona eriyordu ki iniş sırasında bir kaza gerçekleşti. Selahattin Alan piste inerken geride açılmış olan hendekleri göremeyince hendeğe çarpmış böylece hem uçak düşmüş hem de kendisi hayatını kaybetmişti. Uçak pilot hatasından kaynaklanan bir sebeple düşmesine karşın Türk Hava Kurumu daha önceden verdiği siparişleri iptal etti. Nuri Demirağ Türk Hava Kurumunu mahkemeye verdi. Ancak oradan çıkan karar da Demirağ’ın aleyhine oldu.

Nuri Demirağ test uçuşlarının yeniden yapılmasını talep etmesine birkaç kez Cumhurbaşkanı İnönü’ye mektup yazmasına karşın herhangi olumlu bir karşılık alamadı. Uluslararası test sonuçları Türk Hava Kurumunu yeni bir test uçuşu gerçekleştirmek için bile ikna edemedi. İsmet İnönü ise Nuri Demirağ’ı zenginlikten başı dönmekle itham etmeye başlamıştı.İşte tüm bu yaşananların ardından Türkiye’nin ilk uçak üretim serüveni sona erdi.Nuri Demirağ’ın ürettiği uçaklar sattırılmadı bu durum fabrikanın kapanmasına sebep oldu.Ayrıca Yeşilköy’de satın aldığı Elmas Çiftliği arazisi yani oluşturmaya başladığı havaalanının arazileri devlet tarafından metrekaresi bir buçuk kuruştan istimlak edildi.Onun da yarım kuruşu vergi olarak alındı.

23 Ocak 2015 Cuma

REZİL SEVDİĞİM

2004
Kahya’ya

Bu gece yine hüzünlüyüm galiba,
Seviyorum, seviliyorum ya da,
Bir şeyler söyle Rezil Sevdiğim.

Küsmüşsün cahilce bana,
Nefret etsem de aşığım sana,
Seviyorum işte Rezil Sevdiğim.

Âşıklar diyarı bizim buralar,
Beni saymazsan dostlar burdalar,
Yalnız âşık benim Rezil Sevdiğim.

Lal oldum kaç gündür, dilim varmıyor,
Yılların ardından gönül kanıyor
Bana tercüman ol Rezil Sevdiğim.

Kalbim yine parça parça ellerde,
Yâre sunmuştum onu geçende,
Ne yaptı gördün mü? Rezil Sevdiğim.

Sen beni anlayıversen ne olur?
Bir anlayan olsa gönül mest olur,
Anlamak için birazda yorul,
Bana yardımcı ol Rezil Sevdiğim.

Bir deli sevmiş gönül aklınca,
Ölmek istiyor, dostsuz kalınca,
Bana dost olsana Rezil Sevdiğim.

Resul Ekrem GÜNBEY


21 Ocak 2015 Çarşamba

Aşk Nedir?

Uçsuz, bucaksız bir deniz gördün mü?
Baktığında gözünün görebildiğince sonu olmayan,
Güneşin ışıklarının arkasında son bulduğu,
İçindeki milyonlarca canlıdan habersiz bakıp gördüğün bir deniz…

Gözlerini dolaştırıp dururken denizin yüzeyinde,
Aklın, fikrin, hayalin takılıp kaldı mı bir parıltıya şimdiye deyin?
Gözlerini ayırıp, başka yöne bakamadığın,
O lemanın içinde kaybolduğun bir an oldu mu hiç?

Şafak vakti güneşi seyrettin mi?
Bakakaldın mı saatlerce bıkmadan usanmadan?
Gün akşam olunca tekrar bekledin mi şafağı,
Payına düşen bir demet şuaya bakmak için…

Yüreğindeki ırmak, kendisine yüzlerce pınar bulup coştu da,
Tek bir baraj dahi kuramadığın oldu mu önünde?
O ırmaktan susuzluğunu giderecek bir damla su içemediğin oldu mu ya da?

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığında üzerine bir damla düşmediği bir an oldu mu?
Güneşli havada sırılsıklam dolaştığın ya da?

Yollar bitmesin diye yavaşça yürüdüğün,
Her attığın adımda dönüp ardına baktığın,
Günler geçince saatine baktığında,
Sadece beş dakika yaşadığını fark ettiğin bir hüzün yaşadın mı bu güne deyin?

Yüzlerce insan başucunda dururken,
Onlarcası senden medet umarken,
Nefes almak için göz ucuyla aradığın biri oldu mu?

Ayrılığında;
Kalbinin durduğu, durmaya can attığı,
Hayatının bittiği, bitmeye yüz tuttuğu,
Umutlarının söndüğü birini tanıdın mı?

Hiç düşündün mü, bunlar olurken neden diye?

Eğer düşündüysen bunları yaşamadın demektir.

Neden sorusunu soramaz ki bunları yaşayan.
Sadece yaşar sorgusuz, sualsiz…
Gücü yetmez sorgulamaya, düşünmeye, akletmeye…
Tek derdi vardır bunları yaşayanın, nefes almak…

Eğer karşısında değilse gönül güneşi,
Eğer bir damla su olup gidermeyecekse susuzluğunu,
Bir yağmur damlası olup ıslatmayacaksa vücudunu,
Nasıl nefes alsın ki bunları yaşayan?
Alamaz elbet…

Düşünmediysen şayet, o vakit vay haline!
Sönmeyecek bir ateşe düşmüşsün, eller ağlasın derdine.

Ve artık önünde iki yol vardır,
Ama senin elinde değildir yolların seçimi.
Bilemezsin hiçbir zaman ne olacağını.
Belki içindeki yaraya bir mehlemdir gideceğin yol…
Beklide bir neşterde o yolda atılacaktır kalbine…
Bilemezsin...

Tutulmuşsundur körü körüne denizdeki bir damlaya.
Belki bir rüzgârla uçup gidecektir,
Beklide yağmur olup sana düşecektir bütün ihtişamıyla,
Belki bir pınar olup ırmaklar coşturup seni boğacak,
Beklide susuzluğuna derman olacak,
Bilemezsin…

İki yol dedik değil mi?

Birinci yol:

Oda seni göz ucuyla arayacaktır nefes almak için,
Sana hasrettir oda,
Seni görmek için şafağı bekleyecektir,
Bıkmadan, usanmadan ülkeler dolaşıp seni arayacaktır Kerem misali…
Çünkü O Aslı’dır.
Asıl olan O’dur…

Onun da içini kemiren bir duygu vardır seninki gibi,
Dillendirmeye korktuğu,
Ağzına almaya çekindiği,
Hayâ ettiği...

Belki günlerce, belki aylarca, belki yıllarca,
Bekli de bir ömür sürecektir bu korku.
Çünkü habersizdir her şeyden, senden, tüm duygulardan,
Senin habersiz olduğun kadar…

Şayet günün birinde çözülünce lâl olan dillerden biri,
Hasret vuslata dönüşür,
Aydınlatmıştır gönül güneşi.
Ve bir huzur vardır iki gönülde de,
Bir esenlik vardır,
Bir yangın sönmüştür.
Derince bir nefes almak gerekir artık,
Bütün sıkıntılar, dertler, kederler bitmiştir artık.
Bir gül bahçesinde yolculuk başlamıştır,
Upuzun bir yolda iki Âşık vardır…
Gül kokularının içerisinde…
Ne yemek gerekir, ne de su…
Varsın nefes dahi almasın beden,
O gül kokusu tütmesin burunlarında,
Dünya dursun,
Güneş doğmasın,
Ay pervane olmasın dünyaya,
Sular akmasın ne çıkar…
Onlar her şeye sahiptir artık.
Habersiz oldukları tek şey, her şeydir…

Yürüdükçe güllerin solduklarının farkında değildirler,
Güneş doğmuştur ama onlara ne?
Ay pervane olmuştur kimin umrunda?
Bülbülde figan var kim duyar onu?
Onlar mest olmuşlardır, aşk kokusuyla,
Gül kimin umrunda…

Ya vakit geldiyse artık,
Güller solacaksa yeniden,
Bitecekse gül bahçesi aniden…

Fidelerde diken kaldı,
Yol bitti batak çıktı,
Kerem’in bağrı yandı,
İçinden bir ah! Çıktı,
Bu ah! her şeyi yakı…
O Aslı’ydı,
Asıl olan O’ydu,
Bu ah! O’nu da yaktı…

İkinci yol:

Bütün umutların son bulduğu kelime; keşke…
Hiçbir pişmanlığın fayda etmediği an,
Uçsuz bucaksız çölde, dilde kalan iki hece; keşke...

Dilim lâl kalsaydı,
Yüreğim çarpmasaydı,
Hayat feda olsaydı,
Keşke O yanımda olsaydı…
Dediğin bir yol…

İşte böylesine kalemin yazmayı direttiği,
Her harfine kelimelerin kılıç çektiği,
Aklım durup kelime bulamadığı,
Gözyaşının seller olduğu,
Dünyanın alt üst olup sükût bulduğu,
Güneşin ışıklarına meydan okuyan bir yangın misali yanıp duran,
Yakabildiği tek şey bir parça et olan, bir yol…

Değil bir ömür, binlercesini feda etmeye hazırken,
Onun ateşiyle böyle yanarken,
Bu yangında kalan bir tutam külken,
Tahir gibi zindana atılmışken,
Etrafını çevreleyen ona ait bir beden…
Çıkış yok,
Kaçış yok,
Bir demet olsun ışık yok…

Bunu ne anlatabilen var, ne de anlatabilecek,
Belki de binlerce insan bunu yaşayacak,
Binlercesi de bunu anacak.
Ama tüm dünya hayran olacak.
Bilmezler ki canı canana sunacak…

Fakat ne çare;
Can var ama canan yok,
Canan olmayınca can da yok…
Koskoca denizde bir damla su yok,
Gül bahçesinde solmamış gül yok,
Bülbülün dilinde ahu figan yok.

Canan olmayınca canlarda can yok…

Artık bir hikâyenin vakti geldi bence,
Anlatmaya söz verdiğim,
Beni derinden etkileyen,
Aklıma geldiğinde içimi yakan,
Vesilesi ben olduğum,
Ya da kendimi vesile olarak gördüğüm…

Günün birinde samimi bir dost vardı,
Her dem içim ona kuşkuyla bakardı…
Bilemezdim, anlayamazdım, hissedemezdim…
Ama O vardı…

Bir dosttu işte…
Bir şiirde dosta gerek gerçi,
Ama artık çok uzaklarda,
Elimi uzattığımda dokunamayacağım kadar,
Aklıma geldiğinde göremeyeceğim kadar uzaklarda bir dost…

O’da ikinci yoldaydı,
Keşke dediği,
Güneşin ışıklarına meydan okuyan bir yangının içinde olduğu bir yol…
Her sabah bir gül açardı onun için,
Ya da o öyle olduğunu hissederdi,
O’nun gülümsemesiyle neşe bulurdu Ali…
O hüzünlenince hüzünlenirdi…
Belki buna aşk demek hataydı…
Elif’in umrunda değildi Ali,
Fakat Elif için yaşadığını gösteriyordu hali…

Delice bir tutkuydu bu,
Karşılık beklemeden,
Amaç gütmeden,
Sonu olmadığını bile bile,
Ama yine de vazgeçmiyordu Ali…

Dili dönüp de söyleyemiyordu.
Ya diyordu,
Ya bir daha sabah güneş doğmazsa,
Ya O‘na ait gül solarsa,
Ya bu uzun geceler son bulmazsa…

Söyleyemedi işte,
Günlerce değil,
Aylarca değil,
Yıllarca söyleyemedi,
Korktu…
Bir daha O’na gülümsememesinden korktu,
Bütün hayallerinin son bulmasından korktu…

Belki o uçsuz bucaksız denizde kaybolacaktı,
Belki bir damla yağmur da onun için uçacaktı denizden,
Bilemedi hiçbir zaman…

Kendince üzüldü,
Yas tuttu,
Ama Elif’in ne hissettiğini bilemedi,
Bir aşk uğruna bir dostu kaybetmeyi göze alamadı…

Hiçbir pişmanlığa fayda etmeyen kelimeyi,
O iki heceyi,
Ben diyorum: Keşke!

Keşke bütün korkulara galebe çalan bir cesaretin olsaydı,
Keşke lâl olan dilinden Elif’e mersiyeler okusaydın,
Kasideler söyleseydin bıkmadan Alim…
Ama artık ne çare…

Bilirim,
Kendimden bilirim.
Bir yiğit bir aşk taşır gönülde…
Sadece bir aşk…
Bir kere âşık olur sadece,
Çünkü O Aslı’dır.
Asıl olan O’dur…
Eğer vazgeçmek istersen çaresi şudur:

Kalbinde ona ait bölgeyi imha edip,
O’nu değersiz yapmak olmakta böyle basit...
Ve sen de vazgeçme,
Bırak dünya dönmesin,
Şafak sökmesin,
Denizde susuz kalalım ne çıkar…

Çaresiz dertlere tiryaki oldum,
Senin yolunda yandım kül oldum,
Bahtı karayım ahu zar oldum,
Neredesin sevdiğim sen gelmez oldun…

Gelmesin sevdiğimiz bize ne?
Bizler sevilmeyelim,
Yaksın bizi bu aşk ateşi,
Son zerremize varıncaya kadar yaksın…
Yanan biz olalım,
Varsın Elif’ler hayat bulsun,
Aydınlansın o yangının aleviyle…

Kamber gibi Arzu’yla diz dize olmayalım,
Ama bu aşk da anlatılsın,
Bilsinler ki, Ali de âşıktı…
Bilsinler ki Ali de, âşıktı…
Diz dize değildi,
Ama göz ucuyla hep Elif’i arardı her şeye rağmen,
Belki göremedi,
Belki duyamadı sesini,
Ama yaşadığını bilmek O’na yeterdi…

Ne çileli yoldur bu,
Yoksulluk vardır,
Gariplik vardır,
Dert,  tasa vardır,
Yürüdükçe dermanı kesen bir yokuşu vardır…

Bu yolda kendince ikidir;

Ali gibi olanlar vardır;
Lâldirler, suskundurlar,
Anlatamazlar, anlatmazlar hiçbir şeyi…
İçten içe âşıktırlar…
Güneş doğsun, varsın benim olmasın…
Bülbül gülün dikeninde can versin,
Paramparça etsin yüreğini,
Varsın gül onun olmasın…

Ve birde bir an olsun cesaretini toplayanlar vardır;
Fatih misali…

Onlarda sonunu bilemezler,
Belki de o ana lanet okuyacaklardır…
Ama takdire şayan cesaretleri vardır…
İki kelime söylemişledir:
Ardından o iki heceyi diyecekleri iki kelime:
SENİ SEVİYORUM…

Ve ardından bir çöl karşılarındadır,
Sonu gelmeyen bir çöl,
Kimsenin olmadığı,
Hiç bir şeyin bulunmadığı,
Yolunu kaybetmişlerin bile uğramadığı…
Canını feda edeceği insan yok demiştir bir kez,
Olmaz demiştir…
Kızgın yağlarda yanmak isteyen biri vardır artık,
Ama yakmaz ki yağ,
Kızgın yağ bile yanar,
Getirin güneşi, güneş dahi yansın…
Aşk neymiş bütün âlem öğrensin…

İşte bunun hikâyesi:

Gün müydü? Gece miydi? Bilmiyorum…
Belki bir kış günüydü,
Bekli de bir bahar…
Ama bundan yıllar öncesi,
Benim olmadığım bir diyarda,
Değer verdiğim bir dost vardı…

Kimse nasıl olduğunu bilmeden,
Bugünleri göremeden,
Bir tohum atıldı bir gönüle, Ali misali…

Gün geçtikçe kök salan,
Daha da gür büyüyen bir tohum.

Zaman ilaç olmuştu sanki
Zaman, zahirde görünen bir ejderha,
Yuttukça ömrümü iştahlanıyor daha…

Belki bu günler bilinseydi ilaç denmezdi buna,
Lanet okunurdu zamana.

Ama günler yine akıp geçiyor,
Ömrümüzü yutuyor…

Gün geldi, tohumdu… Yeşerdi…
Filizlendi, fide oldu…
Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti…
Artık bir çınar vardı…
Kendinden emin, kökleri sağlam…
Bir dalı bin fideye denk bir çınar.

Artık vakit geldi diyordu,
Konuşsun artık şu dil diyordu.
Günlerce, haftalarca bunun hayaliyle mest oldu.
Konuşsun şu dil diyordu…

Ve vakit geldi, çattı…
Bir sonbahar gecesi,
Erzurum’un Aziziye çay bahçesi…
Saat gece on civarı,
İn cin uykuda…
Soğuğun kemiklerimize işlediği,
Herkesin artık şu sohbetin bitsin dediği,
Ama Fatih’in huzur bulduğu bir gece…
Bir değil, beş değil,
On beş dakika dahi değil…
Bize bir asır gelen,
Fatih’in üç beş dakikası olan bir gece…

Yanında O vardı,
Köklerini sağlam sanırdı…
Ve konuştular,
Anlattı defalarca…
Keşke diyeceği o sözleri söyledi;
SENİ SEVİYORUM…

Ve karşılığında elinde bir hiç vardı,
O cesareti topladığı ana lanet vardı…

Artık bir çınar yoktu,
Susuzluktan kurumuştu,
Dallarında yaprak yoktu,
Bıraksalardı, çöller dar gelirdi…

Sinem’den bir cevaptı beklenen,
Cevap vardı ama beklenen değildi,
Yok diyordu…
Bütün ısrarlara rağmen yok diyordu…

Ve bir beden, bir ruh, bir umut yok oluyordu…
Belki beden yok değildi,
Ama ruh yok olmuştu…

Bu tek kelimeydi,
Tek heceydi,
Ve tek şeyi yok etmişti;
Fatih’e ait her şeyi…

İşte böylesine dönen bir dünya var.
Kimileri âşıktı ve maşukları vardı,
Kimileri sadece âşıktı,
Aşk, gönüllerinde sönmeyen bir kor olarak kaldı,
Ve kimileri de karşılıksız ızdırabı yaşardı…

Bunlara rağmen dünya dönüyordu,
Aldırmadan, umursamadan dönüyordu,
Bir yerlere koşarcasına dönüyordu…
Aşka değer vermeden,
Aşk nedir bilmeden koşuyordu…

Aşk bilinmez ki…
Aşk, sadece yaşanır,
Sadece, aşk yaşanır…
Gönülde bir yangın başlamışsa,
O gönül bir viranedir,
Viranede yaşayan divanedir…
Uçsuz bucaksız bir çölde beklide…
Suyun olmadığı,
Azıcık bir gölgenin bulunmadığı,
Kavurucu sıcağa rağmen o çölde yaşanır…

Her aşkta hülyalar vardır,
Daima mutluluk hayal edilir,
Kavuşmak hayal edilir,
Bitsin artık şu ızdırab denir,
Ve yeminler edilir vazgeçmemeye;

Bizimkisi bir sevda,
Ne gül olup solacak,
Ne kan olup akacak,
Eğer bir gün son bulacaksa,
Bu ölümden olacak…

Artık bu şiir son bulsun…

Aşka dair gönlümden bir zerredir bunlar,
Dibi olmayan kuyuya atılan taştır bunlar…

Bilirim, merhem olmayacaktır kimseye bu dizeler,
Üç beş değersiz sözdür aşkın yanında…

Aşkı tarif ne mümkün,
Kalemim aşk dahi yazamaz,
Aşkı kimse anlayamaz,
Anlayanlar aşkı yaşayamaz…


Resul Ekrem GÜNBEY


Materyalist

O kadar materyalist bir düzenin içerisinde kaldık ki. Ağır geliyor. Söz konusu para ve paranın alabilecekleri olunca kimsenin gözü başka bir...